23 Aralık 2011 Cuma

Türkler ve İbadet


Bartholomaeus Georgievic 16 yaşlarında bir delikanlı iken Mohaç seferi (29 Ağustos 1526) esnasında Türkler tarafından esir alınmış ve 13 yıl Türklerin esaretinde kalmıştır. Kurtulduktan sonra Avrupa'da Türklerle ilgili yayınlar yapmıştır. Kitabından bir parça;

...Türklerin, büyük masraflarla inşa edilen muhteşem ibadethaneleri vardır. Türkler kendi dillerinde buna "Mescit" demektedirler. Bu ibadethanelerin içinde hiç resim yoktur, sadece Arapça olan şu yazıyı gördüm: "La illah ilellah, Mehemmet İrretsul Allah, tanre bir peygamber hak" Bunun karşılığı şudur; Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur, Mehemmed onun elçisidir, Yaratan tek ve peygamberler eşittir. (Yazar manaları birbirine karıştırmış ve bazı yazıları okuyamammıştır)....

İbadethanenin yanında şaşırtıcı yükseklikte bir kule vardır. İbadet vakti geldiğinde kuleye onların imamları çıkar ve parmaklarıyla kulaklarını tıkayarak yüksek sesle "Allah Hecber" sözünü üç defa tekrar eder. Bunun anlamı tanrı tektir, gerçektir. Bunu duyanlar, eşrafdan olsun, avare avare dolaşanlar olsun, ibadetten yükümlü olan herkes bir araya gelirler. İmam kuleden aşağa iner ve onlarla birlikte dua eder. Bunu, vazifesi gereği günde beş defa gündüz v gece boyunca yapması gerekir.

Dua etmesi gereken herkes ellerini ayaklarını ve ayıp yerlerini yıkar. Sonra da üç defa başlarınıa su sıçratırlar ve şu sözleri söylerler; "Elhemdulillahi". Anlamı; Allah'a hamd olsun. Sonra ayakkabılarını -buna paşmak derler - çıkarırlar ve ibadethanenin kapısının önünde bırakıp içeri girerler. Bazıları yalınayak bazıları da temiz ayakkabılarıyla girerler. Buna "mes" denilmektedir. Bunlarla (kirli) yere basmamaktadırlar.

Kadınlar hiçbir zaman erkeklerle biraraya gelmezler. Erkeklerin onları görüp duyamayacağı, kendilerine özel yerleri vardır. Kadınlar ibadethaneye çok ender giderler; mesela Paskalya (bayram) ve "Cuma günü"...

Kaynak; Bartholomaeus Georgievic'in Türkler Hakkındaki "De turcarum Ritu Et Cearmoniis" (1544) Adlı Yazısı ve Türkçe Tercümesi N. Melek AKSULU BELLETEN, 216, Cilt: LVI - Sayı: 216 - Yıl: 1992 Ağustos(a.s)

Dersim Katliamının Belgesi


"Resmî belge, henüz Başbakan açıklamadan iki yıl önce ilk kez NTV Tarih Aralık 2009 sayısında yayınlanmıştır. Aralık 2011 sayımızda da belgenin detayı tekrar kullanılmıştır. Detaylı bilgi bu sayımızdadır."

NTV Tarih

Bir paşa öldürdü, İstiklal Mahkemesi'ne başkan oldu!


(İskilipli Atıf Hoca'nın eşine idamından 40 gün kadar önce yazdığı
son mektup: "İnşaallah yakın zamanda kavuşuruz. Size bir sepet elma gönderdim." diyor.)

Gazetelerde bir haber: "Hatay'ı Fransızlardan 7 milyon franga satın aldık." Haydi bakalım gelsin yorumlar: "Vay canına, demek ki yakın tarih bilgilerimiz külliyen yalanmış. Biz de Hatay'ı bileğimizin hakkıyla kurtardığımızı zannediyorduk. Meğer neymiş?" Körlerin fili tarifinden farkı yok bunun. Eline 'belge' geçiren ortalığa fırlayıp basıyor manşeti. Gerçek kimin umurunda? Ama gerçeğin birilerinin umurunda olması lazım. Jose Saramago'nun "Körlük" adlı romanındaki gibi çoğunluğun kör olduğu bir yerde birilerinin gördüklerini söylemesi şart.. Hadi ben dahasını söyleyeyim: Fransızlara verdiğimiz para 7 milyon frank değil, tam 35 milyon franktı! Ancak kimse Fransa'ya verilen bu paranın mahiyetini sormuyor.

Ben sordum. 'Hatay uzmanı' denilince akla ilk gelen isim olan Mehmet Tekin, Fransa'ya üç taksitte ödenen 35 milyon frangın Hatay'ın satış bedeli olmadığını, bunun oradaki Fransız yatırım ve tesislerinin karşılığı olarak ödendiğini söyledi. Tekin'e göre ilk taksitte 3 milyon frank ödenmiş, arkasında 25 milyon franklık bir ödeme gerçekleştirilmiş. Son taksit 7 milyon franktır ki, gazetecimizin bulduğu belge de bununla ilgilidir.

Türkiye'de tarih neden bu kadar gazetelere düşüyor? Tarihçiler arasındaki teknik bir tartışma olarak kalması gerekirken, neredeyse bütün kamuoyunun tarihî konularla bu denli ilgili olması tuhaf gerçekten de.

Bunun açıklamasını ben tarihin yıllarca bastırılmasında görüyorum. Kemalist tarihin efendi anlatı olarak topluma dayatıldığı uzun bir tek eksenli tarih eğitiminden günün birinde nasıl olsa çıkacaktık. Bu çıkış, 1950'lerde ümit verici gelişmeler gösterdi. Yasak olan hatırat yayınlamak serbest hale geldi. Ali Fuat Cebesoy gibi Atatürk'ün en yakın arkadaşlarından biri bile "Milli Mücadele Hâtıraları"nı ancak Demokrat Parti döneminde yayınlatabildi. Turgut Özal döneminde beliren rahatlama ikinci adım oldu. 28 Şubat postmodern darbesi Kemalist (yoksa "Kamalist" mi demeliydik?) tarihi diriltmeye yönelik son çabalayıştı.

Artık Post-Kemalist dönem başlamıştır ve bu dönemin en çarpıcı simgesi, Dersim katliamının kamuoyunun önüne serilmesi ve gözlerin Tek Parti döneminin karanlıklarını daha iyi görmeye başlamasıdır.

Yaşadığımız olay, "bastırılanın geri dönüşü"dür ve bu sürecin henüz başlarında bulunuyoruz. Arkası gelecek. Birilerinin korkuları bundandır. Bu süreçte İstiklal Mahkemesi'nin başına cinayet işleyen birinin getirildiğini de tartışarak öğreneceğiz.

Meclis'te cümle alemin gözü önünde Deli Halid Paşa'yı vuran, bunu da mahkemede itiraf eden ama nasılsa beraat ettirilen Kel Ali, sadece bir yıl sonra İstiklal Mahkemesi'ne üstelik "Başkan" atanmıştı. Katillerin hakimlik yaptığı bir dönemdi o.

İşte o sözde hâkimin torunu Osman Paksüt tartışmalar üzerine bir açıklama yapmış: Güya İskilipli Atıf Hoca şapka kanununa muhalefetten değil de, vaktiyle Teali-i İslam Cemiyeti'nin yayınladığı Milli Mücadele aleyhtarı beyannameye imza attığı için idam edilmiş.

Hukuk, delil demektir. Açarsınız en önemli hukukî belgeler olan iddianame ve kararı, görürsünüz neden idam edildiğini. Diyeceksiniz ki, İstiklal Mahkemeleri'nin arşivi henüz açılmadı. Evet, henüz açılmadı ama bundan 18 yıl önce, 1993'te İşaret Yayınları İstiklal Mahkemesi tutanaklarını bastırdı. Hem de Osmanlıca orijinaliyle birlikte.
İskilipli Atıf Hoca mahkeme sırasında Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya (hani şu Afyon'da heykeli yapılan 'kahraman') ve diğer heyet üyelerinin yönelttiği suçlamaları sırasıyla çürütürken, laf dönüp dolaşıp Teali-i İslam Cemiyeti'nin bildirisine geliyor. Atıf Hoca bildiriyi imzalamadığını ve imzalayan arkadaşlarını ikna etmek için nasıl çaba sarf ettiğini anlatırken, kendisinden bunu ispat etmesi isteniyor. O da belgeyi sunuyor. "Vakit" gazetesinin 1034. sayısında yayınlanmış bir tekzibname, yani yalanlama haberi. İskilipli, bu kesin delille mahkeme heyetinin iddiasını çürütmüş oluyor.

Hoca'ya illa bir suç yakıştırmak isteyen mahkeme heyeti ne yapıyor biliyor musunuz? Onu salondan attırıyor! Başkanın şu sözleri gayet manidardır: "Sus! Bizi çileden çıkarma!"

İşte İstiklal Mahkemesi'nin adaleti... Bir de karar metnine bakmaya ne dersiniz?

Kararda Atıf Efendi'nin TC'nin yenilik ve ilerlemeye doğru attığı adımlara engel olmak ve halkı isyan ve irticaya teşvik etmek kastıyla 1924 sonlarında "Frenk Mukallitliği ve Şapka" adlı kitabı yayınladığı, 1925 tarihli Şapka kanunundan sonra isyan çıkan bölgelerdeki aramalarda kitabın bulunduğu ve eserin masum halkın fikirlerini iğfal ve isyanın çıkışında etkili olduğu belirtildikten, yani asıl suçlama şapka üzerinden yapıldıktan sonra buna 'zoraki bir yorum' ekleniyor.

Bu yorumda Hoca'nın daha 1909'dan itibaren karıştığı olaylar zikrediliyor ve inkâr etmesine rağmen bildiride imzası olduğu iddia ediliyor ama bundan dolayı suçlanmıyor. Bu husus, şapka hakkındaki kitabından dolayı suçlandıktan sonra onun zaten eskiden de bu işlere müsait bir şahıs olduğu iddiasını destekleyici bir yorum şeklinde karşımıza çıkıyor

Nitekim idam cezası, TCK'nun 55. maddesi gereğince anayasayı tamamen veya kısmen değiştirmeye cebren teşebbüsten veriliyor (s. 291). Anayasayı değiştirecek ne gibi bir eylemde bulunduğu meselesi bir yana (altı üstü bir kitap yazmıştır), kararda Atıf Hoca için vatana ihanetten bahsedilmemesi de idamın doğrudan doğruya kitabının şapkayı protesto edenleri, onların deyişiyle irticayı tahrik ettiğinden dolayı verildiğini ortaya koymakta. Asıl vatana ihanet suçlaması Babaeski Müftüsü Ali Rıza Hoca için yapılmıştır ve karar metni dikkatle okunmadığı için birbirine karıştırılmıştır.

Zaten beraber asıldıkları merhum Ali Rıza Hoca ile Atıf Efendi'yi kader adeta birbirine bağlamıştır. Mesela kendisi de aynı mahkemede yargılanan Tahirü'l-Mevlevi'nin tanıklığından anlıyoruz ki, rüyasında Peygamber Efendimiz'i (sav) gören ve savunmasını onun uyarısı üzerine yapmayan kişi Ali Rıza Hoca olduğu halde, bu tavır İskilipli Atıf Hoca'ya yakıştırılagelmiştir.

3 Şubat 1926 sabahı Ankara'da, Meclis'in önünden geçenler dilini yutmuş bir kalabalığa rastlayacak ve merak edip baktıklarında beyazlar içindeki iki cesedin sehpalarda sallandığını göreceklerdi. Uzun boylusunun Atıf Hoca olduğunu sadece bilenler bilecekti.

Mustafa Armağan
(Zaman, 11.12.2011)

Misyonerlerin Vakıf Avı


(Antep (Ayıntap) Protestan Okulu)

İkinci Meşrutiyet sonrası, İttihat ve Terakki hükümeti zamanında ortaya çıkan uygulamalardan birisi de misyonerlere mülk satışının ve devrinin serbest bırakılması idi. Bu satışlarla ilgili en çok infial uyandıran konuların başında da Amerikalı misyonerlerin bazı vakıf arazilerini satın almasına ya da uzun süreli kiralamasına karşı, Meşrutiyet sonrası yönetimin hiç ses çıkarmaması, hatta açıkça vakıf arazilerinin satışına ya da kiralanmasına bile bile izin vermesi gelir.

Bu hususta ilk örneklerden birisi İstanbul’da yaşanmıştı. İstanbul Rumelihisarı’nda Bebek Kayalar semtinde Robert Kolej’e bitişik Reisülküttap Mustafa Efendi Vakfı’na ait yirmi bin sekiz yüz yetmiş zira tarla; Amerikalı Dr. Caleb F. Gates tarafından satın alınarak, 23 Nisan 1911’de Robert Kolej’e verilmiş ve bu tapu İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından da tasdik edilmişti.

Reisülküttap Mustafa Efendi Vakfı; Sultan Birinci Mahmud devri reisülküttaplarından Mustafa Efendi’nin İstanbul Langa’da Hacı Ferhad Mahallesi’nde yaptırdığı Darü’l-Hadis ve muallim mektebini yaşatmak için kurduğu büyük ve önemli bir vakıftı.

Kitaba da çok düşkün olan Mustafa Efendi, bütün kitaplarını bu vakfa bağışlamış, hatta bir kütüphane açmaya niyetlendiyse de buna ömrü yetmemiş, 1749 yılında vefat etmişti.

Ancak Mustafa Efendi, ölmeden önce yaptırmayı düşündüğü bu kütüphanenin iki dersiam, bir şeyhü’l-kurra ve iki hafız-ı kütüpten oluşan kadrosunu hazırlamış, hatta bunları geçici olarak Valide ve Mahmud Paşa Camilerinde vazifeye bile başlatmıştı. Mustafa Efendi’nin oğlu, Sultan Üçüncü Selim devri şeyhülislâmlarından Mustafa Âşir Efendi; babasının bu arzusunu yerine getirmek için onun ölümünden tam 51 yıl sonra belirtilen yerde bir kütüphane binası yaptırmış ve kendi adıyla anılan “Mustafa Âşir Efendi Kütüphanesi”ni kurmuştu. Bu kütüphane sadece okuyucu ve araştırıcılara hizmet vermemiş, devrin önemli âlimlerinin hatt ve kıraat derslerine de ev sahipliği yapmıştı.

Vakfın, İstanbul ve Kastamonu’da Reisülküttap Mustafa Efendi ile zevcesi Emine Hanım, oğulları Abdürrezzak Paşa, Şeyhülislâm Mustafa Âşir Efendi, Hacı Mehmed Hafid Efendi ve kızı Hâfize Hanım ile aileden Mekke Kadısı Giridî Hacı Ahmed Efendi taraflarından vakfedilmiş çok miktarda geliri vardı.

1919 sonlarında, Mütareke döneminde vakfa ait bir dükkân karakol olarak kullanılmak üzere İstanbul Emniyet Müdürlüğü 3. Şubesi tarafından kira bile verilmeden işgal edilmişti. Bunun üzerine hem Vakıflar Müdürlüğü, hem de vakfın mütevellisi Mustafa Kâmi Efendi bu konuda ya karakolu oradan çıkartmak ya da kira alabilmek için Hükümet nezdinde girişimlerde bulunmuşlardı. Hükümet ise ancak 25 Nisan 1921’de, yaklaşık iki yıl sonra karakolun kirasını ödemeye karar vermişti. Kısacası vakıf Amerikalılara satıldığında sahipsiz kalmıştı.

Merzifon’da Misyonerler
Vakıflarla ilgili benzer gelişmeler Merzifon, Konya, İzmit-Bahçecik ve Maraş’ta da yaşanmıştı. Merzifon’da 1855’te personelinin maaşını ödeyemediği gerekçesi ile Çelebi Sultan Mehmed Han Vakfı Mütevellisi vakfa ait üç hamamı satmıştı. Ardından Merzifon merkezde olan, Çelebi Mehmed eseri iki cami, bir medrese ve Devlet Hatun Zaviyesi’nin masraflarını karşılayan vakıf yeniden zor durumda kalmıştı. Bu kez de vakfın küçük bir kısmı komşu arsanın sahibi Ermeni Manil’e satılmış, ondan da kızı Serpohi’ye miras kalmıştı.

Ekim 1869’da Serpohi bu mülkü Amerikan Papaz Okulu yapmak üzere Merzifon’a gelen Amerikalı misyonerlere satmak istemişti. Ancak devlet burasının bir bölümünün vakıf olduğunu satış sırasında öğrenmiş ve buranın yıllık 300 kuruş kira ile American Board Misyonerlik Örgütü adına arsayı satın almaya gelen ve daha sonra Robert Kolej’in kurucusu olan Cyrus Hamlin’e -üzerine bir mektep yapmak üzere- uzun süreli olarak kiralanmasına karar verilmişti. Buraya yapılacak üç katlı kâgir okul binasının uzunluğu ve eni 31,5 metre ve yüksekliği de 15 metreyi geçmeyecekti.

Sultan İkinci Abdülhamid her zaman Merzifon’daki Amerikan misyonerlik faaliyetlerini engellemek istemiştir. Özellikle kolejin 1894-1896 Ermeni olaylarındaki önemli rolü sultanı daha çok kızdırmıştı. Kolej öğretmenlerinden Tomayan ve Kayayan tutuklanmış, kolej binası halk tarafından yakılmıştı. Sultan, 19 Nisan 1895 tarihli bir iradesinde hükümetten acilen “Merzifon’daki Amerikan Mektebi’nin hangi zatın zamanında ve kimin ruhsatıyla açılmış olduğunun, ne kadar öğrencisi bulunduğunun, okulda Müslüman talebe olup olmadığının, varsa miktarının ne kadar olduğunun” araştırılarak arzını istiyordu.

Sultan, kolejin özellikle Ermeni komitacılar yetiştirmekte olduğu konusundaki istihbaratları çok ciddiye almış, bunun için kolejin yanına bir karakol yapılmış ve maarif müfettişlerince kolej sürekli teftiş edilmişti. Bu arada gümrük görevlilerinden de Merzifon Amerikan Koleji’ne gelen eşya, yazı ve kitapların daha sıkı bir şekilde kontrol edilmesi talep edilmiş, kolejde olup bitenlerle ilgili, bazı öğrencilerden muhbir olarak yararlanılmak istenmiştir. Ayrıca 19 Temmuz 1904’te Merzifon’daki Amerikan Koleji’nin Merzifon ve çevresine yönelik zararlı etkilerini sınırlandırmak için Merzifon’da bir idadi mektebi (lise) açma kararı alınmıştı.

Bu arada kolejin mülk alma girişimleri İkinci Abdülhamid Han devrinde de devam etmiş, Temmuz 1893’te Merzifon’da okul öğretmenlerinden Papaz Dr. Malcome’un tasarrufunda bulunan arsanın Amerikan Misyonerleri Mektebi namına satış muamelesine, mahzurlarından dolayı izin verilmemişti. Aralık 1899 sonrasındaki bütün teşebbüslere rağmen Merzifon Amerikan Mektebi’ne bitişik, üç Müslüman kadına ait olan arazi, “bu arazinin sonradan mektebe satılarak genişletileceği endişesiyle” alıcısı olan Ermeni Katolik cemaatinden Bedrosyan Agop’a satılmamıştır.

Misyoner Dostu Meşrutiyet Devri
İkinci Meşrutiyet sonrası durum misyonerlerin lehine değişmişti. Merzifon’da Çelebi Sultan Mehmed Han Vakfı’na ait olarak misyonerlerce kullanılan arazinin büyük kısmı Amerikalı Misyoner Charles Johns tarafından kiralanarak hastane yapılmak üzere 18 Ocak 1911’de American Board’a verilmiş ve bu sözleşme İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından da hemen onaylanmıştı. Misyoner Charles Johns’un ilk olarak 5 Ocak 1911’de Merzifon Çelebi Sultan Mehmed Han Vakfı’nın mutasarrıf olduğu mahalde American Board Misyonerler Şirketi adına hastane inşası için ruhsat talebi olmuş, bu talep 13 gün sonra Bakanlar Kurulu’nun olur kararı ile hızlı bir şekilde neticelendirilmişti. Bundan sonra 18 Ocak 1911’de Bakanlar Kurulu tarafından ikinci bir ruhsat verilerek bu kez; Merzifon Çelebi Sultan Mehmed Han Vakfı’na ait 19 dönüm (11.472 metrekare) iki adet tarlanın kira ile Charles Johns’a tahsisi yapılmıştı. Misyonerler verdikleri dilekçede 19 dönümlük bu geniş arazinin 945 metrekaresini hastane inşası için kullanacaklarını, kalan yerlerin bir kısmının ihtiyaçlarına yetmeyen yetimhanenin, Kız Okulu’nun, Hayat Mektebi’nin ve hasta muayene odalarının yeniden yapımında kullanılacağını belirtmişlerdir.

Ayrıca artan araziyi de hastanenin bahçesi olarak kullanacaklarını ve arsanın etrafını da duvarla çevireceklerini vurgulamışlardır. Bir de kendilerinden emlak vergisi alınmamasını, buna karşılık 55.000 kuruş kıymetindeki 17 dönümlük bölümün binde onu (10/1000) oranında vakıf kirasını muntazaman ödeyeceklerini bildirmişlerdi. 18 Ocak 1911 tarihli Bakanlar Kurulu kararı; bir başka deyişle Sadrazamın mührünün, Şeyhülislam ile Adliye, Hariciye, Evkaf, Bahriye, Maarif ve Ticaret Nazırlarının imzalarının olduğu bir kararla bu ecdat yadigârı vakıf da Amerikalı misyonerlere kiralanmıştı. İşin acı yanı, devlet yöneticilerinin bu kararı, maalesef buranın vakıf olduğunu bile bile almış olmalarıdır. Ayrıca Merzifon Amerikan Koleji öğretmenleri için lojman yapılmasına izin verilen 62.000 kuruş değerindeki 13,5 dönümlük daha kıymetli kalan bölümden de vakfa 10/1000 nispetinde kira alınması söz konusu olmuş, ancak buradaki Amerikalı öğretmenlerden kurumun kira almaması sebebiyle, -eğitime destek için- hükümet bundan vazgeçmiştir.

Amasya’da valilik yapan Çelebi Sultan Mehmed, 1411 yılında Medrese Önü Camii diye bilinen, Selçuklu geleneğine uygun, ahşap sütunlu bir cami yaptırmış, yine aynı yıl onun emriyle caminin kuzeyine bir de medrese inşa edilmişti. Çelebi Mehmed, Merzifon’daki bazı büyük mülkleri de cami ve medresenin asırlarca hizmet vermesi için vakfetmişti.

Vakfın bir başka vazifesi de Merzifon ve Tokat’ta bulunan bağ ve bahçelerin sulanması idi. Vakıf asırlarca bu konuda hizmet vermiş, hatta Merzifon’daki Piri Baba Dergâhı’nın tarlalarına da bu vakfın hayratından su verilmişti. Ancak vakıf gittikçe çalışamaz hâle gelmişti. 1893’te Merzifon’da Ermeni isyanı sebebi ile 4. Redif Taburu burada tutulmuş ve bu askerler başta cami olmak üzere Çelebi Mehmed Han Vakfı’na yerleştirilmişlerdi. 1899’da bölgeyi teftişe gelen Şakir Paşa’nın 30 Mayıs 1899 tarihinde Mabeyne, Merzifon Kaymakamına, Amasya Mutasarrıfına, Evkaf Müdüriyetine yeniden ihyası için acil notu ile yazdığına göre bu sırada vakfın “bir bölümü askeriyenin işgalinde ve bir bölümü de harap vaziyette” idi. Şakir Paşa, vazifelilerden Merzifon’da asker işgalinde ve harap vaziyette bulunan Çelebi Mehmed Vakfı ile iki caminin bir an önce tamirini ve yenilenmesini talep etmişti. Misyonerler de bu harap durumdan istifade ederek burayı işgal etmeyi başarmışlardı.

Konya’da Mevlana Vakfı’nın Başına Gelenler
Konya’da ise Halep Mevlevihanesi eski şeyhi Amil Çelebi’nin oğlu Tahir Çelebi ve damadı Ferid Efendi, Hz. Mevlana sülalesine ait bir vakıf malını misyonerlere satmıştı. Osmanlı Devleti asırlarca Hz. Mevlana ve Mevlevîlikle ilgili kurulan vakıflar ve yapılan temliklere ayrıcalık tanıyarak, bu taşınmazların tamamına “Celâliye Vakıfları” adını vermişti. Altı asırlık Osmanlı devrinde dördü “guzât” ve dördü de “eizze” olmak üzere sadece sekiz mübarek şahsiyet adına kurulan vakıflardan biri de Hz. Mevlâna adına kurulmuştur. Müstesna evkaf olarak vasıflandırılan bu vakıflar; hükümetin ve evkaf idarelerinin müdahalesi olmadan, doğrudan doğruya hususî mütevellileri tarafından serbestçe idare ediliyorlardı.

Eizze vakıfları; manevi yönden toplum üzerinde geniş nüfuza sahip, yetişkinlerin eğitiminde tekke ve zaviyeler yoluyla müessir rol oynayan, Mevlâna Celâleddin-i Rumî gibi din ve tarikat büyüklerine tahsis edilmiş toprakların veya bu kişi ve ahfadının özel mülkleri olan gayrimenkullerin vakıflaştırılması suretiyle ortaya çıkıyordu. Bunlardan Abdulkadir-i Geylani Hazretlerinin Vakfı Bağdat ve Musul; Hz. Mevlâna Celâleddin Vakfı Konya ve çevresi; Hacı Bektaş-ı Veli Hazretlerinin Vakfı Ankara ve Kırşehir; Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin Vakfı ise Ankara-Konya arasında bulunuyordu.

İşte Çelebi ailesinin misyonerlere sattığı arazi böyle bir arazi idi. Meram Yeniyol’da Yüksek Mezarlık mevkiinde bulunan bu 10 dönümlük araziyi Mayıs 1911’de fiyatının nerede ise iki katına o günlerde Konya’da bir Amerikan Hastahanesi kurmuş olan Amerikalı misyoner D. William Dodd satın almıştı. Ancak başta Konya Babalık Gazetesi olmak üzere halkın tepkisi karşısında kendilerinin, arsalarını Kayserili Lazari Usta’ya, onun da Amerikalı misyonerlere sattığını ileri sürmüşlerdi. Ancak gariban Lazari Usta’nın bu çok pahalı -bedelinin iki katına- satılan arsaları alacak parayı nereden ve kimlerden bulduğunu bir türlü açıklayamamışlardı. Âmil Çelebi ailesi ise bu satışa gerekçe olarak, çektikleri “rızık sıkıntısını” göstermişti.
Halep Mevlevihanesi postnişini olarak refah içinde yaşayan Çelebi Efendi, “Mevlevihane’nin akarını çarçur ettiği ve kendi çıkarına kullandığı” suçlaması ile uzun araştırmalardan sonra 31 Ocak 1906’da pek de alışılagelmedik bir uygulama ve gerekçe ile görevinden azledilmişti. Sultan İkinci Abdülhamid onun “malî sıkıntı çektiği” gerekçesi ile görevine iade talebini de ısrarla reddetmişti.

İkinci Meşrutiyet sonrasında Çelebi, yeni iktidardan da benzer isteğini sürdürmüş, ancak Halep’ten gelen tepkiler ve önceki dosyası nedeni ile onun bu isteği birçok kez reddedilmişti. Daha sonra Konya’daki Postnişin Abdülhalim Efendi’nin azli ve yerine Veled Çelebi’nin tayini ile şartlar aniden değişmişti. Çünkü yeni postnişin Veled Çelebi; Konya’da kendine olan tepkileri azaltmak ve postnişinler arasında sevilen bir kişi olan Âmil Çelebi’nin desteğini alabilmek için -hakkındaki bütün delil ve iddiaları bir kenara bırakarak- İstanbul’a “Âmil Çelebi’nin güzel evsaf ve ahlakından bahisle Meclis-i A‘yan azalığına yahut münasip bir memuriyete tayini hakkında” Konya eşrafına ve bazı çelebilere de imzalattığı bir yazı göndermişti. Bunun üzerine Nisan 1911’de tekrar eski görevine tayin edilmiş, ancak Halep’teki postnişin Şeyh Sadeddin Efendi ona bu görevi Veled Çelebi’nin çektiği sert bir telgraftan sonra devretmişti.

İzmit-Bahçecik’te Kanadalı olduğu için İngiliz vatandaşı da olan American Board temsilcisi ve “Bardezag High School” adlı meşhur okulun müdürü, Y. M. C. A.’nın Türkiye’deki ilk genel sekreteri Lawson P. Chambers’in babası Robert Chambers, Bahçecik kasabasında Halil Paşa Vakfı’ndan daha önce gayrı resmi olarak satın aldığı dut bahçesini 18 Haziran 1907’de ipek üretimi için “böcekhaneye” çevirmek istemiş, kendisine bu izin verilmemiş, konunun araştırılacağı söylenmişti. Böylece iş sürüncemeye bırakılmıştı. Ancak diğer vakıflarla ilgili bu gelişmeleri duyan Chambers 9 Nisan 1913’te konu ile ilgili yeniden Osmanlı Hükümeti’ne müracaat etmişti. Bu kez cevap jet hızı ile gelmişti. 20 Nisan 1913’te Osmanlı Hükümeti, ipekhanenin çalışma düzeni ile ilgili bazı özel şartlar koyarak Chambers’in isteğini olumlu karşılamıştı. Böylece Bahçecik’teki Halil Paşa Vakfı da resmen Amerikalı misyonerler tarafından ele geçirilmişti.

Vezir-i Azam Halil Paşa adına yapılan ve daha sonra Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdai Vakfı’na ilhak edilen bu vakfın Bahçecik’teki bağları 1857’de aynı köyde yaşayan Atinos oğlu Ohannes adlı gayrimüslime geçmiş , muhtemelen de onun varislerinden gayrı resmî olarak misyoner Chambers tarafından satın alınmıştı.

Maraş’ta da Dulkadiroğulları hükümdarlarından Alâeddin Devle Bey adına yaptırılan ve Alaüddevle Cami-i Kebiri , Beğtuniye Camii ve Medresesi , İklime Hatun Mescidi , Taş Medrese , Nebeviye İmareti ve Medresesi, Mektûbe Medresesi Seyyid Mazlum Zaviyesi gibi Kahramanmaraş’ın kültür tarihi açısından temel taşı olan birçok cami, medrese ve zaviyenin bânîsi Alâeddin Devle Vakfı’na ait ve Maraş Amerikan Kız Mektebi’ne bitişik büyük bir vakıf arazisi ve konak önce Maraş Amerikan Kız Koleji’nin İngiliz Müdürü Misyoner Mekalim tarafından eski Maraş Mutasarrıfı Dede Paşa’dan satın alınmıştı. Dede Paşa Konağı Eylül 1899’larda bir süre Maraş Amerikan Mektebi’nin yetim öğrencileri için yurt olarak kullanılmış, Sultan İkinci Abdülhamid kolejin akıbetini yakından izlemişti.

Fakat İkinci Meşrutiyet sonrası durum değişmiş, konak ve geniş arazisi 2 Aralık 1913’te üzerinde Amerikan Kız Koleji için “bir musiki binası inşası” izni ile birlikte American Board Misyonerlik Örgütü’ne devredilmişti. Böylece asırlar önce Dulkadiroğulları hükümdarlarından Alâeddin Devle Bey adına yaptırılan çok önemli bir vakıf American Board Misyonerlik Örgütü’ne peşkeş çekilmişti.

Ahmet Uçar
(Yedikıta Dergisi, 40. Sayı, Aralık 2011)

Kaynaklar: BOA, BEO. 1240/ 92933, 3885/291358; 2378/178348; 1624/121750, 2753/206453, 3856/289178, 3875/ 290578, 3080/230965, 4163/312185; İ.HR. 425/ 1329/R-08; C.MF. 6/281, 35/1279, 140/6966, 150/7494, 180/8959, 253/12863; EV.HMH.d. 8532; EV.HMH.d. 8144, 8225, 8273, 8274, 8532, 8725; HAT. 1414/ 57765; DH.HMŞ. 32/13; 31/38, 4/1-22; DH.İ.UM. 6/2- 35; İ.DUİT. 113/60; İ.HUS. 36/ 1312/L-066; Y.PRK.BŞK. 60/121; A.MKT.MHM. 22/50, 662/34; DH.TMIK.M. 79/19, 101/50, 113/63; 123/17, 128/37; MF.MKT. 465/6, 105/29; ŞD. 86/19, 380/1, 461/24, 1806/24; İ.MMS. 135/ 1329/M-16, 172/ 1331/Z-13; DH.İD. 123/3, 160- 2/4, 163/33, 43-2/ 27; A. MKT. UM. 377/54; Y.EE. 134/18; C.EV. 52/2586, 142/7054, 281/14322, 10/470, 107/5313; HR. MKT. 217/86; İE. EV. 31/3616, 48/5296; İ. ML. 93/ 1331//Ca-07; DH.MUİ. 119/46; Y.MTV. 289/185; Gülbadi Alan, Amerikan Board’ın Merzifon’daki Faaliyetleri ve Anadolu Koleji, Ankara 2008; Sadi Bayram “ Merzifon Çelebi Mehmed Vakfı Üzerine Bazı Belgeler”, Prof. Dr. Hatice Örcün Barışta’ya Armağan, Ankara 2009; Nazif Öztürk, Menşe’i ve Tarihî Gelişimi Açısından Vakıflar, Ankara 1983; Sadi Bayram “Çelebi Mehmed Vakfı Arazisi Üzerine Kurulan Merzifon Anatolian Koleji ve Hastaneye Ait Bazı Belgeler”; “Yine Protestan Hastahanesi”, Babalık Gazetesi, No: 44, 2 Haziran 1327; İsmail Erünsal “Âşir Efendi Kütüphanesi”, DİA, 4, s.8; İstanbul 1991.

İki imparatorluk eşzamanlı gerilemişti


1653’teki Pireneler ve 1699 Karlofça antlaşmalarının ardından, İspanya ve Osmanlı imparatorluklarını hakim iki kuvvet değil, savunma savaşları veren ve gerileyen iki ülke olarak saymalıyız.

Avrupa’da V. Charles ve Kanuni Sultan Süleyman arasındaki çatışma Avrupa’nın bir devrini kapladı. Bütün bu çatışma sırasında Katolik Fransa Habsburglara karşı, Charles V. ve kardeşi de Avusturya Habsburg Ferdinand’a karşı Türklerle sıkı bir ittifaka girmiştir. Bu ittifak, tarihi Fransız-Türk dostluğu olarak I. Dünya Savaşı’na kadar sürecektir.

Türk imparatorluğu İspanya’ya karşı bir başka cephe daha açtı; Protestanların desteklenmesi ve hatta kışkırtılması faaliyeti... Transilvanya krallığı Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı otonom bir krallık olarak Protestan karakteriyle Katolik Liga’ya karşıydı. Gene Habsburglarla arası iyi olmayan Polonya Cumhuriyeti de yer yer Türk desteği görüyordu. Asıl önemlisi; 16’ncı asır sonunda İspanya yüzünden İngiltere krallığı ile de yakın ilişkilere girilecek, I. Elizabeth ile Sultan III. Murad arasında ilk büyükelçi değişimi yapılacak ve ilk büyükelçinin masraflarını Levant Company karşılayacaktır. Ve İspanya’nın Akdeniz’deki ticaretine karşı önce İngiltere ve Fransa ve bağımsızlığından (1648) sonra da Hollanda ticaret gemilerine imtiyazlar verilecektir.

İspanya Türk imparatorluğu ve müttefikleri tarafından sadece askeri ve diplomatik değil, ticari bir kuşatma altına da alınıyordu. Hiç şüphesiz Habsburglar kadar Müslüman İran da Türk imparatorluğunun büyük rakipleriydi. Akdeniz dünyasının dengesini savaşlar ama daha çok diplomasi ve ticaret kuruyordu. 1683-1699 II. Viyana kuşatması ve onu izleyen savaşların, 1699’da Karlofça Antlaşması’yla Türk imparatorluğu aleyhinde sonuçlanması; İspanya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa dengesindeki rollerini önemli derecede sarsmıştır. 1653 Pireneler Antlaşması ile İspanya, Fransa karşısında geriledi. Bundan sonra hakim iki kuvvetten değil, daha ziyade savunma savaşları veren ve iktisadi hayatları yükselişteki Atlantik ekonomileri karşısında gerileyen iki eski imparatorluktan söz etmelidir.
Fransız İhtilali Osmanlı’yı değil

İspanya’yı doğrudan etkiledi
Genelde 18’inci asrı İspanya ve daha çok Türkiye’de eski imparatorlukların gerileme dönemi diye yorumlarlar; bu çok doğru değildir. 18’inci yüzyılın İspanyol aydınlanması, idari reformlar, İspanya’yı değiştirmeye başladığı gibi Türkiye tarihinin 18’inci yüzyılına da “Osmanlı baroku” denir. Avrupa mimarisi, Avrupa dilleri, Avrupa hayatı yavaş yavaş girmeye başlamıştır. Asıl önemlisi Türk imparatorluğu 18’inci asırda Ruslar ve Avusturyalılarla devamlı savaş durumunda olduğundan orduyu ıslah etmek durumundaydı. Barok dönemin ordu ve donanma ıslahatı için teknoloji, veterinerlik, tıp, mühendislik ıslah edildi. Eğitim değişti. Mali sistem değişti. Bu, Türk toplumu için yenilikler dönemidir ve 19’uncu asrı hazırlamaktadır.

1789 Devrimi İspanya’da çok etkili olmuştur. Bu, İspanya’nın Avrupa dünyası ile olan yakınlığı ile ilgilidir. Osmanlı ise Fransız İhtilali ile doğrudan ilgilenmedi. Ancak Balkanlarda milliyetçi fikirlerin tohumlarının atıldığı söyleniyor. Aksine; Avrupa’nın ihtilal savaşlarına girmesi ve Napolyon işgalleri, Osmanlı İmparatorluğu’na askeri değişim için yeni fırsatlar verdi. 19’uncu yüzyıl Osmanlı imparatorluğu bu nedenle bir reform devrine girmiştir.
1923’ten sonra İspanya’yı zihnimizde yaşatan,

Yahya Kemal şiirleridir
18. ve 19. asırda iki ülkenin ticareti yoğun değildi, hac ziyaretleri dışında konsolosluk görevlerini gerektirecek yoğun trafik yoktu. Avrupa politikasında ve kıta içi savaşlarda artık ikisinin yan yana veya karşı karşıya gelmesini gerektirecek nedenler ortadan kalkmıştı. Kültürel ilişkilerin zayıfladığı görülüyor. İspanyolca sadece imparatorluğa sığınan İspanya Yahudilerinin kullandıkları, Kastilya lehçesine dayalı Judeo-İspanyol denen dildi.

İspanya cumhuriyet döneminde (1923’ten sonra) Madrid’de sefir olan büyük şairimiz Yahya Kemal’in şiirleriyle Türk zihninde yaşar. İç harpte bir ticari girişim dolayısıyla cumhuriyetçilere silah satmış durumdayız. Ama cumhuriyetçi gönüllüler arasında mesela bir küçük Türk birliği dahi yoktur. Kemalist Türkiye genel bir politika olarak İspanyol cumhuriyetinin ilanını kabul etmiş ve o sırada başkenti kralcılarla terk eden Yahya Kemal’i görevden almıştı. Fakat o vakit açıkça İspanyol cumhuriyetinin politik olarak desteklendiğini söylemek mümkün değildir.

Bugünün İspanya ve Türkiye’si yoğun ilişkilere girdi. Gençlik İspanyolca öğreniyor ve İspanyol kültürüne meraklı gruplar ve İspanya tarihine birinci el kaynaklardan inen, yaklaşan araştırmacılar ortaya çıktı. İş ve sanayi alemindeki işbirliği yavaş yavaş üniversitelere de geçiyor. Ama henüz kalabalık nüfuslu iki ülke için yeterli yoğunlukta bir ilişkiden bahsedilemez.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 11.12.2011)

II.Abdülhamid’in açtırdığı İşitme Engelliler Okulu

Osmanlılarda ilk İşitme Engelliler Okulu, II.Abdülhamid tarafından kurulan (1902) Yıldız Sağırlar Okulu'dur. Bu okulda, günümüz Türk İşaret Dili’nin muhtemel alt yapısını oluşturan Osmanlı İşaret Dili, öğretmenler tarafından okullarda sözel dille beraber kullanılıyordu. Tıpkı yazılı dilde olduğu gibi, bu okulda kullanılan işaret alfabesi de şu anda kullanılan alfabeden farklıydı. Bu okullarda batıda kullanılan işaret dillerinin kullanıldığına dair de hiçbir kanıt yoktur.

Kaynak: turkisaretdili.ku.edu.tr

6 Aralık 2011 Salı

Tarihçiler Dersim'i nasıl yorumluyor?


Dersim'de yaşananları tarihçilere sorduk. Meselenin muhataplarının uzlaşması için arşivlerin açılması hepsinin öncelikli talebi. Başbakan'ın özrü ise, devletin bir kabahatiyle yüzleşmesi açısından bir ilk, tarihsel olarak bunun altını çiziyorlar.

Tarihçi Dr. Coşkun YılmazÖzür dilemek o devleti yönetenleri yüceltir
Dersim Olayı mahiyeti itibariyle, icrası itibariyle Türkiye tarihinin en dramatik olaylarından biri. Dolayısıyla bugünkü tartışma karar vericilerin, uygulayıcıların geleceğe bakışı açısından bir hatırlatmada bulunuyor. Bu hatırlatma tarih diye bir hafızanın var olduğunu, kaydettiğini ve mutlaka bir gün bununla hem muhatapların hem de onun temsilcilerinin yüzleştiği hadisesini gündeme getiriyor. Bu olayın sadece kültür, etnik ya da mezhep vakası olarak ele alınmasını doğru bulmuyorum. Bu Türkiye’nin hem idare, hem siyasal hem de toplumsal tarihi açısından birçok hadise ile ilintilidir. Başbakanın açıklamalarına gelince; bunu da devletin toplumun idarecilerin tarihle yüzleşmesi, buluşması ve tarihi bir muhasebe bir ibret, bir ders ve bir tecrübe olarak ortaya koyması açısından da umut verici bir gelişme olarak gördüğümü belirtmek isterim. Devlet neticede millet için var olan ve var olması gereken bir kurum. Burada bir adaletsizlik var ise devletin bundan özür dilemesi bir ilktir ve çok önemli bir gelişmedir. Bugün adına gelecek nesiller için tarihe not düşülecek sayfalardan birisidir. Devletin bir haksızlığı ve yanlışı karşısında bunu dile getirmesi ve geri adım atması ancak o devleti ve o devleti yönetenleri yüceltir. Devletle milletin buluşmasını, kaynaşmasının temelinin harcını oluşturur. Olayın politik ve ideolojik kavgadan da çıkarılıp tarihi bir vaka olarak açıklanması gerekiyor.

MHP Milletvekili, Eski TTK Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu
İstenmeyen bir takım nahoş şeyler de oldu
Dersim’de yaşananlar 1937-1938’in meselesi değil, ta Osmanlı’dan beri orada feodal bir yapı var. Osmanlı devleti de orada bir harekata girişmek istiyor ama Rumeli isyanı için çıktığı için Dersim’le ilgilenecek zaman bulamıyor. Ben meselenin etnik kökene dayandırılmasını yanlış buluyorum. Bir kere Alevi meselesi değil, pek çok eşkıya grubunu orada saklandığını belirtiyor Ahmet Cevdet Paşa raporlarında. Türkiye Cumhuriyeti de feodal yapıyı kabul etmiyor, devletin otoritesini o bölgelerde de kuruyor. Olaylar sırasında istenmeyen bir takım nahoş hareketler de söz konusu.

Taner Akçam/ Minnesota Üni.
1913’te başladı 2007’de bitti
Dersim, 1913’te başlayan ve tüm Cumhuriyet boyunca devam eden, Anadolu’nun Müslüman-Türk eksenli homojenleştirilmesi politikalarının son halkasıdır. Bence 1913’de başlayan süreç 2007’de Hrant Dink’in imha edilmesiyle tamamlanma aşamasına gelmiştir. 1913 Balkan yenilgisiyle başlayan, 1914 baharında Ege ve Trakya sahillerinden Rumların, Yunanistan’a sürülmesiyle sistemli hal alan süreçten söz ediyorum. Dersim, ilk defa Hristiyan olmayan ve ama Müslüman da olmayan bir etnik-din grubunun imhaya tabi tutulmasıyla öncekilerden ayrılır. Dersimlilerin 1915 Ermeni soykırımı sırasında takındıkları tutum onların imhasında ayrı bir rol oynamıştır. Başbakan Erdoğan, 1938-9 Dersim katliamını CHP’nin üstüne yıkarak işin içinden çıkamaz.

Cemal Taş/Araştırmacı
Katliamı sözlü tarih doğrular
Dersim’de bir isyanın olmadığı çok açık. 20 yıldır Dersim sözlü tarih çalışmaları yapıyorum, gerek tanıklardan dinlediklerimiz, gerek konuyla ilgili materyaller ve askerlerin anılarında açıktır ki, orada kapsamlı bir katliam yapılmıştır. 1937’de Dersim’e silahlar teslim edildi, Elazığ’da yargılamaları yapıldı. 1938’de temizlik harekatı başlatıldı. Katledilen kafileler su kenarlarında öldürülmüş. Sayısı fazla olanlar kurşunlanıp suya atılmış, küçük kafileleri de süngüyle öldürmüşler. Süngüyle öldürmenin nedeni de mermi harcamamak. Gerçekten isyan olsaydı insanlar kaçmazdı. Benim ailemden 20 kişi götürülüyor, 1 kişi yaşıyor, süngü izleri duruyor vücudunda. Toplu mezarların da yerleri belli.

Şükrü Aslan/ Mimar Sinan Üniversitesi
Genelkurmay arşivleri dönüm noktası
Başbakanın açıklamaları genel olarak olumlu. Bugün açıkladığı belgeler aslında bilinen belgelerdir ama bunların bu ülkenin başbakanı tarafından açıklaması önemlidir. Türkiye’de ilk kez bir başbakan Dersim’de yaşananların devlet tarafından gerçekleştirilen bir katliam olduğunu ve bunun çok önceden adım adım planlandığını söyledi. Bu ifadeler meselenin bundan sonraki kısımlarını tartışmak açısından olumlu bir kanal açtı. CHP ve diğer partilerin de tarihimizin önemli bir parçasını oluşturan Cumhuriyet dönemi politika ve pratikleriyle yüzleşmesi yönünde bir beklenti oluştu. Politik aktörler üzerinden bugünkü siyasi partilerle Dersim hadisesinin sorumluluğu tartışılacak, bu sorumluluk Fevzi Çakmak, Şükrü Kaya ve Celal Bayar başta olmak üzere Demokrat Parti ve sonraki siyasi partiler için de bir sorumluluk yaratmaktadır. İkincisi, arşivlerin açılması konusunda asıl beklenti Genelkurmay arşivlerinin açılmasıdır. Çünkü o devrin politikaları büyük ölçüde askeri hiyerarşi üzerinden uygulanmakta ve kayıt altına alınmaktadır. Dolayısıyla Başbakanın açıklamaları da ancak kendisine bağlı bulunan Genelkurmay Başkanlığı arşivlerinin açıklanmasını sağladığı taktirde tamamlanmış olacaktır.

Ayşe Hür/Taraf Gazetesi
Atatürk operasyonun başındaydı
Dersim’in, Kemalist elitlerinin deyimiyle Cumhuriyet için “bir çıbanbaşı olması”, Dersim’in sosyo-kültürel, etnik ve dinsel yapısından kaynaklanıyordu. Hedef Türkçe konuşan, kendini Türk hisseden, İslam’ın devlet tarafından şekillendirilmiş Sünni yorumunu esas alan, Batılı anlamda modern, merkezi yönetime tabi bir Türk ulusu yaratmaktı. Dersim’i bu resme oturtmak kısa sürede olacak iş değildi. O halde bu işi radikal biçimde ele almak –onların deyimiyle- “kesin bir ameliye yapmak” lazımdı. 1937’deki birinci harekâtta İsmet İnönü başbakandı. 1938’deki ikinci harekâtta ise Celal Bayar başbakandı. Her iki harekât sırasında da Apdullah Alpdoğan “Dersim Valisi ve Sıkıyönetim Komutanı”, Fevzi Çakmak Genelkurmay başkanı idi. Atatürk ise bu ekibi birinci elden yöneten kişiydi. Bazılarının iddia ettiği gibi Atatürk o günlerde gerek zihinsel, gerekse bedensel açıdan sağlıklıydı ve tam anlamıyla iktidara sahipti. Yani Dersim’de yaşanan korkunç olayların sorumluluğundan, ne Cumhuriyetimizin kurucu babası Atatürk, ne o yılların tek partisi CHP, ne CHP geleneğinin sembol ismi İnönü, ne sağ muhafazakâr geleneğin temsilcisi Celal Bayar, ne de İslami muhafazakârların saygıyla andığı Fevzi Çakmak kurtulamaz. Bence bugün en büyük sorumluluk AKP’ye düşüyor.

Kaynak: Radikal

Abdülaziz’in İngiltere ziyareti


Avrupa’ya devlet ziyareti yapan ilk padişah Sultan Abdülaziz Han’dır. Abdullah Gül’ün İngiltere’ye gidişi, Abdülaziz’in Londra seyahati hakkında yapılan hatalı yorumları hatırlattı.

Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ve refikalarının Birleşik Krallık’ı ziyaretleri (yılda sadece iki devlet başkanının davet edildiği açıklandı) basında birtakım tarih spekülasyonlarına konu oldu. Bunlardan birincisi; Abdülaziz Han’ın Londra’da City Hall’da Rusya sefiresinin dansını çok beğenip kadını hususi dans ettirmesi. İkincisi ise padişahın uzun nutkuyla kraliçenin canını sıkması. Tarihi olay nakliyle menkıbeciliği birbirine karıştıran iletişim dünyamız bu gibi hataları sık yapar. Sultan Abdülaziz Han okul kitabından tutunuz, Wikipedia’ya kadar her yerde oldukça değişik ve yanlış verilen bir portredir. Bu gezinin çerçevesinde kendisini, özelliklerini betimlemek gerekir.

Daha önce Mısır’a gezi yapmıştır. Bu, Hidivlik Mısır’ında Osmanlı’nın gücünü ve hakimiyetini göstermek amacını taşır. En azından protokolde kimin üstün olduğunu Mısır halkı görmüştür. Bu bir dış gezi sayılmazdı çünkü Mısır imparatorluğa bağlı yarı özerk bir eyalet statüsündeydi. Dolayısıyla Mısır’ı alan Yavuz Sultan Selim Han’dan sonra oraya giden ilk padişah olsa da babası II. Mahmud gibi bir iç gezi yapmış sayılır.

Fakat 21 Haziran 1867’de Marsilya’ya, Paris sergisinin açılışından sonra da 11 Temmuz’da İngiliz toprağına ayak bastı. Padişahı karşılayan orkestra bizzat kendisinin bestelediği marşı çalıyordu. Şüphesiz asrın büyük eserleri arasında sayılmaz ama bugün bile yeniden icra edilen “Valse Davet” gibi parçaları vardır. Padişah üstelik iyi bir ressamdı. Fransa ve İngiltere’de başta imparatoriçe Eugenie gibi birçok zarif ve seçkin aristokratın beğenisini kazandı.

Rıhtımdaki karşılama: “Yaşasın Türk hakanı
Veliaht Murat Efendi de bu beğeniyi perçinledi. Geleceğin Sultan II. Abdülhamid’i de ikinci veliaht olarak heyetteydi. Bizzat Mehmet Emin Ali Paşa ve Keçecizade Fuat Paşa gibi bütün Avrupa’nın hayranlığını kazanan diplomatlar, tecrübeli hariciyeciler, bu arada Kraliçe Victoria’nın çok beğendiği büyükelçi Kostaki Munurus Paşa’nın bulunduğu yerde olmadık protokol hataları olmaz, olmadı da. Ali Kemali Paksüt Bey’in naklettiği gezi günlüğünde ilginç pasajlar vardır. Kraliçe Victoria torunlarından birini veliaht Murad Efendi ile (geleceğin V. Murad’ı) evlendirmek istedi. Fuat Paşa bu isteğe bayıldı, padişahın cevabı ise “tövbe estağfurullah” oldu. Sultan Abdülaziz Han’ı Budapeşte’de Macar ayanı büyük bir özlem ve hürmetle karşıladı. Vakı’a Avusturya-Macaristan’da çifte monarşi rejimine geçilmişti ama Macar soyluları ve aydınları arasında Türkler hakkında farklı ve hayırhah bir hava vardı. Onu rıhtımda “Yaşasın Türk hakanı” diye karşıladılar.

Abdülaziz Han’ın Avrupa seyahati Belçika, Hollanda, Almanya gibi ülkeleri de kapsadı. Richard Wagner’e Bayreuth opera binası için önemli bir bağışta bulundu. Bu gezi bir şark senyörünün acemice bir gezisi değildi; 46 gün içinde Osmanlı Türk hakanı üniversal protokole uygun ve kendine has bir zarafeti sergiledi. Tek noksan maalesef gerek hükümet gerekse Kostaki Muzurus Paşa dışında hükümet erkanının, devrin gereği bu geziye eşleri olmadan katılmasıdır. 19’uncu asır protokol aleminde bunun kendine göre garip bir istisna olduğunu belirtmek gerekir.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 28.11.2011)

Osmanlı’da da bedelli askerlik vardı




İlk bedelliyi hangi padişah uygulamıştı?

Çukurova Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. İsmail Güneş, bedelli askerliğin ilk olarak 165 yıl önce 1846’da, Padişah II. Mahmud döneminde Yeniçeri Ocağı’nın kapatılıp düzenli orduya geçilmesinin ardından, "Bedel-i Fiahsi" adıyla "kendi yerine başkasını askere gönderme" şeklinde uygulanmaya başladığını söyledi. O dönem 5 yıl olan askerliğe gitmesi zorunlu olan kişilerin, işlerinden ayrı kalmaması ve ekonomik sıkıntılar yaşanmaması için uygulamanın yürürlüğe konulduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Güneş şöyle dedi: "Ancak bu bedel para olarak ödenmiyordu, yerine bir başka kişiyi askere gönderiyordu. Bedel verilecek kişinin 25- 30 yaşlarında, bulaşıcı hastalığı olmaması, ruhsal durumunun askerlik yapmaya elverişli olması, yüz kızartıcı bir suç işlememesi, çevresinde kötü tanınan biri olmaması gerekiyordu".
5 ay eğitim görüyorlardı

"Beyaz köleler bedel olarak verilebilirken, siyahi köleler bedel olarak kabul edilmiyordu". Yrd. Doç. Dr. Güneş, 1870 yılından itibaren ise bedelli askerliğin ’Bedel-i Nakdi’ adıyla para karşılığı da yapılmaya başlandığını kaydederek şunları anlattı: "1886’da yapılan değişiklikle sadece parasal usulle bedelli askerlik uygulamasına devam edildi. Sonraki yıllarda bedelli uygulamasından yararlanacaklara 50 Osmanlı altını verme zorunluluğu getirildi. Ayrıca memleketlerine en yakın askeri birlikte 5 ay süreyle eğitim görüyordu. 1911’de ise belirlenen rakam yüksek bulununca, bedel 30 Osmanlı altınına kadar düşürüldü".
Haber: Gazete Vatan

21 Kasım 2011 Pazartesi

Fahreddin Paşa - Ermeni Meselesi 1


Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı başlayınca seferberlik ilan etmişti. 17 Ağustos 1914’te 12. Kolordu kumandanlığına tayin edilen Fahreddin Paşa, bu tarihlerde seferberlik gereği Musul’da bulunan kolordusunu, aldığı emir icabı Haleb’e nakletti. Fahreddin Paşa, 26 Ocak 1915’te 12. Kolordu’daki vazifesine ilaveten Başkumandanlık tarafından karargâhı Şam’da bulunan 4. Ordu kumandan vekilliğine getirilmişti.

Savaş sırasında Osmanlı Devleti, Mısır’daki İngiliz kuvvetlerine karşı bir cephe açmaya karar vermişti. Mısır seferinin kumandanı Cemal Paşa bu harekât için çeşitli hazırlıklar yapıyordu. Gerekli olan kuvvet, cephane ve malzeme hakkında 21 Temmuz 1915 tarihinde Başkumandanlık Vekâleti’ne verdiği bir raporda Cemal Paşa şöyle diyordu: “Suriye’de sabit kuvvetlerin kumandanlığına 12. Kolordu Kumandanı Fahri Paşa en münasibidir. 12. Kolordu Erkân-ı Harbiye Reisi Kont Volfskel Bey’i seyyar orduda istihdam edeceğinden, Fahri Paşa için muktedir bir erkân-ı harp reisi lâzımdır.”

Bu rapordan da anlaşıldığı üzere, Fahri Paşa 4. Ordu kumandan vekili ve 12. Kolordu kumandanı sıfatıyla 8. Kolordu’nun Suriye’de kalan kısımlarıyla birlikte mıntıkanın (Kudüs hariç) savunması, iç ve dış güvenliği ile görevlendirilmiştir. O, kolordusuyla Mısır seferine katılmayacak, menzil işleriyle uğraşmayacak, sadece Suriye’nin asayiş ve huzurundan mesul olacaktı.

Ermeni Tehciri Sırasındaki Görevleri
Osmanlı Devleti’nin bilhassa Doğu Anadolu bölgesinde bulunan Ermeniler uzun bir süreden beri İngiliz, Fransız, Rus ve Amerikalılar tarafından kışkırtılmaktaydı. Bunlar, Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı Devleti aleyhine çeşitli isyanlar ve zararlı faaliyetlerde bulunmuşlardı. Savaşa girilmesinin hemen ardından Ermeniler başta Ruslar olmak üzere düşmanla işbirliği yapmışlardı. Ermenilerin bu faaliyetlerine karşı cephe gerisi güvenliğinin sağlanması gerekiyordu. Bu gaye ile Ermenilerin 4. Ordu’nun yetki sahasındaki Suriye bölgesine göç ettirilmesi kararlaştırıldı (27 Mayıs 1915). Tehcir kararının alınmasından sonra da Ermenilerin isyanları artarak devam etti. Ermenilerin iskân bölgesinin sorumlusu olan Fahreddin Paşa, bölgesinde meydana gelen bazı isyanların bastırılmasında görev almıştı.

Ermenilerin Zeytun (Süleymanlı) İsyanları
Zeytun’da ilk Ermeni isyanı 1867’de ortaya çıkmıştı. Zeytun Ermenileri Birinci Dünya Savaşı’na kadar defalarca devlete isyan etmişlerdi. Daha savaş başlamadan önce güvenlik kuvvetlerine karşı direniş halindeydiler. Yine 22 Nisan 1914 tarihinde Ermeniler bir evde saklanan sekiz eşkıyanın yakalanması için görevlendirilen jandarmalara silah ve taşlarla karşılık vererek suçluların yakalanmasına izin vermemişlerdi. 10 Ağustos 1914 tarihinde Zeytunlular askere çağırıldı. Burada yaşayan Ermeniler askere gitmeyi kabul etmeyerek dağa çıktılar. Ermeni çeteleri 30 Ağustos 1914’te Zeytun Askerlik Şubesi’nden köylerine dönmekte olan yüzü aşkın Andırınlı Müslümanı soyup, birçoğunu öldürdüler. Aynı günlerde kırk kişilik bir Ermeni çetesi de Zeytun’a bir saat uzaklıkta yirmi bir Türk yolcusuna saldırıp 12.000 kuruşlarını gasp ettiler.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra Osmanlı Devleti’nin seferberlik kararına uymayan Ermeniler birçok yerde görüldüğü gibi Zeytun’da da askere gitmeyi ve vergi vermeyi reddetmişlerdi. Zeytun Ermenilerini bu kadar cesaretlendiren şey, Rus Kafkas orduları komutanından silah ve cephane desteği almalarıydı. Yine Zeytun’da bazı asker kaçağı Ermeniler hapishaneye hücum ederek, jandarmalarla yaptıkları çatışmalarda birkaç eri şehîd ettiler. Hapishaneyi basan Ermeni saldırganların kimlikleri tespit edildiğinde şiddetle cezalandırılacaklardı. Zeytunlu Ermeniler bu hadiselerden büyük bir telaşa kapılarak İstanbul Ermeni Patrikhanesi ve Sis Katagigosluğu’na telgraflar çektiler. Bu telgraflarda bazı Ermeni ileri gelenleri büyük bir telaş içinde hapishane baskınının bir kaç uygunsuz şahıs tarafından işlendiğini ve bütün Ermeni halkının hükümete karşı sadık ve bağlı olduğunu beyan ettiler. Bu istekler üzerine Ermenilerin samimiyetlerine inanılarak suçluların cezalandırılmasından vazgeçildi (14 Mart 1915). Ayrıca hükümet, suçluları cezalandırma hakkının yalnız devlete ait olduğunu vurgulayarak, bu vesile ile halktan hiç kimsenin Ermenilere ve diğer vatandaşlara karşı tecavüzkâr ve aşağılayıcı davranışlarda bulunmamasını yetkililere tebliğ etti.

Hükümetin bu yumuşak tavrına rağmen Ermeni isyancılar 18 Mart 1915 tarihinde Tekke (Tekye) Manastırı’na toplanarak isyan ettiler. 25 Mart’ta, manastırdaki 500-600 Ermeni ile yapılan çatışmada asker ve jandarmalardan on ikisi hafif olmak üzere yirmi altısı yaralanmış, bir binbaşı ve sekiz asker şehîd olmuştu. Eşkıyadan otuz yedi ölü ve yüz kadar yaralı vardı. 27 Mart günü Zeytun’da toplanan Ermeniler, köylerine dağıtılmış ve ertesi gün kasabada genel bir arama yapılarak beş eşkıya, on altı şüpheli şahıs tutuklanmıştı. Bu aramalarda birçok silah, barut ve zararlı evraklar bulunmuştur. Bu harekât etrafta tesirini göstermiş, 300 kadar Ermeni eşkıya kendiliğinden güvenlik kuvvetlerine teslim olmuştu.

2 Nisan’da kasabanın dört saat güneybatısında yer alan Ali Kayası ve Sultandağı mevkilerine toplanan Ermeni direnişçilere karşı Zeytun’dan top takviyeli bir müfreze gönderilmişti. Bu sırada bölgede Binbaşı Hurşid Bey kumandasında 22. Alay’ın bir nizamiye taburu, Halep Müretteb Fırkası’na mensup üç depo taburu, iki süvari bölüğü ile iki cebel topu bulunuyordu. Ayrıca 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa, Maraş’a gidecek olan Fahreddin Paşa’ya gerekli olursa o çevredeki askerî birliklerin artırılması emrini vermişti (5 Nisan 1915).

Zeytun’daki bu gelişmeler, Ermeni patrikliğini harekete geçirmişti. Patrik, bazı yanlış bilgilerle Osmanlı Başkumandanlık Vekaleti’ne yaptığı başvuruda güvenlik kuvvetlerini suçluyordu. Buna mukabil, Başkumandanlık tarafından 8 Nisan 1915 tarihinde verilen cevabî yazıda; patriğin iddialarının doğru olmadığı, Ermeni milletine güvenildiği fakat yabancıların iğfallerine kanmış bazı Ermenilerin de bulunduğu, yabancı oyunlarına kananlara karşı hükümetin, vatanı korumak için en sert tedbirleri alacağı vurgulanıyordu.

Aynı günlerde Osmanlı hükümeti, Osmanlı ordularının dünya devletlerine karşı savaştığı bir sırada isyan ederek dâhilî bir cephe açan Zeytun Ermenilerinin Konya’ya göç ettirilmelerini teklif etti ve neticede Zeytun ve Maraş’ta zararlı faaliyetlerde bulunan Ermenilerin Konya taraflarına göç ettirilmelerine karar verildi.

Ermenilerin yol esnasında ve gittikleri yerlerde istirahatlarının temin edilmesi hususunda her türlü tedbir alınmıştı. Maraş’tan Konya’ya üç yüz Ermeni ailesi gönderildi. Bunlar Karapınar ve Sultaniye civarında iskân edildi. İsyan etmeyi adeta alışkanlık haline getirmiş Zeytun ve Maraş Ermenilerinin Konya’ya iskânı, o civardaki Ermenilerle işbirliği yapmalarından endişe edilerek bir süre sonra durduruldu. O yıllarda Konya’da bulunan Dr. Dodd, şehre gelen Ermenilerin 1000 kişi kadar olduğunu belirtmektedir. Osmanlı Hükümeti’nin Zeytun tehcirinde rahatlığını gösteren en önemli delillerden biri de, Konya’ya iskân edilen Ermenilere yardım etmek isteyen Amerikan Heyeti’ne 10 Haziran 1915’te iskân mıntıkasına gitme izni vermesidir. Nitekim kısa bir süre sonra İskenderun, Dörtyol, Adana, Haçin (Saimbeyli), Zeytun, Sis (Kozan) gibi yerlerden göç ettirilmesi gereken Ermenilerin Haleb’in güneydoğusu ile Zor ve Urfa havalisine yerleştirilmesi kararlaştırıldı (24 Nisan 1915). Osmanlı hükümeti başlangıçta Zeytun bölgesinden yalnızca isyan eden Ermenileri tehcir etmişti. Fakat 9 Mayıs’ta Zeytun’daki Ermenilerin tamamının göç ettirilmesi emredildi.

Maraş’ta alınan bütün tedbirlere rağmen Ermeni hadiselerinin önü alınamıyordu. Bu defa da tehcir edilmelerine karar verilen Fındıcak/Fındıcık ve Dönüklü köyü Ermenileri kendilerini yeni iskân merkezlerine götürecek olan yirmi kadar jandarmaya silahla karşılık vererek köylerini ateşe verdiler. Zeytun ve Haçin eşkıyası burada toplanmış ve rast geldikleri köyleri yakarak, ahalisini katletmeye başlamışlardı. Bölgede görevli 132. Alay kumandanıyla Maraş Mutasarrıfı Fethi Bey karışıklığı önlemeye çalışıyorlardı (29 Temmuz 1915).

Maraş’ın Fındıcak köyünde toplanan ve burayı tahkim eden 400 kadar Ermeni eşkıya yeni bir isyan başlattı. Eşkıyalar birkaç gün içerisinde çevredeki Müslüman köylerde birçok Müslüman’ın evini yakmış, ondan fazla Müslüman’ı katletmiş ve yaralamıştı. Bu direnişi bastırmak için görevlendirilen 132. Alay ile Ermeniler arasında 1 Ağustos 1915 tarihinde yapılan çatışmada jandarmadan iki şehit ve üç yaralı vardı. Osmanlı hükümeti isyanı bir an önce bitirmek için 132. Alay’a takviye olarak bir nizamiye taburu ile bir cebel takımını Adana Valisi Hakkı Bey’in emrinde bölgeye gönderdi. Valiye verilen emirde eşkıyanın imhası sırasında, Müslümanların işe karıştırılmaması ve devlete bağlı Ermenilerin incitilmemesini hatırlatıldı. Fındıcak’ta meydana gelen bu Ermeni olayları Sivas vilayetinden sevk ve iskân edilecek 4000 haneden fazla Ermeni’nin de artık güvenli olmayan Maraş yoluyla değil Elbistan üzerinden gönderilmelerine sebep oldu (3 Ağustos 1915).

Amerikan Milli Ermeni Savunma Komitesi Başkanı Miran Seraslan ve maiyetinin İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği mektupta; Kilikya’ya gönüllü sevk etmek için hazırlık yaptıkları, oradaki Ermenilerin Sis, Haçin, Zeytun, Fırnıs (Maraş’ta köy), Maraş ve Fındıcak’ta isyan bayrağı açarak Toroslar’dan Akdeniz’e kadar bir savaş sahası oluşturacakları, böylece Türklerin Mısır’a doğru ilerlemelerine engel olunabileceği bildirilmekteydi. Osmanlı hükümetinin yabancı devletlerin bütün kışkırtmalarına rağmen Zeytun Ermenilerinin savaş sırasında ülke içinde bir cephe açmalarını önlemiş oldu.

Prof.Dr.Süleyman Beyoğlu
(Yedikıta Dergisi, Sayı 39, Kasım 2011)

Fahreddin Paşa - Ermeni Meselesi 2

Ermenilerin Urfa İsyanı ve Fahreddin Paşa
19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Urfa ve çevresi Fransız, İtalyan, İspanyol, Alman, İsviçreli ve Amerikan misyonerlerin yoğun faaliyet sahalarından biri haline geldi. Urfa’nın misyonerlerin ilgi odağı olmasındaki en önemli sebeplerden biri şehrin kavmî etnik ve kültür yapısındaki çeşitlilikti. Osmanlı Devleti’nin birçok yerinde olduğu gibi Urfa şehrinde de Türk, Kürt, Arap, Ermeni, Rum, Süryani ve Yahudi unsurlar ile birçok din ve mezhep mensubu yaşamaktaydı. Misyonerler açtıkları okullarda bu yapıya uygun olarak Türkçe, Fransızca, Arapça ve Ermenice olmak üzere dört dilde eğitim yapıyorlardı.

1914 yılına gelindiğinde misyonerler tarafından eğitilen ve desteklenen Ermeniler sistemli bir şekilde, özellikle Halep yoluyla silahlanmışlardı. Bu yıllarda Urfa Sancağı’nda 149.384 Müslüman’a karşılık 18.370 Ermeni ve 1400 kadar da Süryani nüfus bulunuyordu. Urfa Sancağı, asayişin sağlanması ve ordunun harekâtının güvenliğini temin için bulundukları mahallerden çıkarılan Ermenilere iskân mıntıkalarından biri olarak tayin edilmişti. Ancak Urfa Ermenileri Meşrûtiyet’ten bu yana isyan için hazırlanmakta idiler. İsyan için uygun bir zaman beklenirken silah toplanması ve 1894 doğumluların askere alınması sırasında Sason, Zeytun, Haçin ve Diyarbakır bölgelerinden kaçan Ermeni askerler de komitacılara katılınca, 19 Ağustos 1915 Perşembe günü Urfa’ya 7,5 km. uzakta bulunan Germüş (Dağeteği) köyünde ve Urfa’da ilk isyanlar başladı. Bu başkaldırılar üzerine Urfa’da güvenliği sağlamak için halkın elindeki silahların toplanması kararlaştırıldı. Yapılan aramalarda Urfa merkezde 720 tüfek, 406 tabanca, 74 yaralayıcı alet ile 4922 fişek ele geçirildi. Daha sonra Urfa amele taburunun bir bölüğündeki Ermeni askerler ellerindeki kazma küreklerle saldırarak yüzbaşılarını ve bazı Müslüman erlerin bir kısmını şehîd ettiler ve bir kısmını yaraladılar.

Bu sıralarda menzil nakliye kolları, amele taburları, hamal ve inşaat bölüklerinin dörtte üçü Ermeniydi. Bu güne kadar zararlı herhangi bir davranışı görülmeyen Ermeni askerlere artık güvenmek mümkün değildi. Osmanlı Devleti’nde huzur ve adalet içinde yaşarlarken bu son yıllarda bilhassa dış mihrakların kışkırtma ve maddî yardımlarıyla artık hâdiseler vahim neticelere doğru gidiyordu. Meydana gelmesi muhtemel yeni saldırılara karşı 10 Ağustos 1915 tarihinde istenen sekiz yüz tüfekten kalan altı yüz tüfeğin de fişekleriyle birlikte gönderilmesi ve Islahiye’de kırk bölük kadar askerî kuvvetin bulundurulması Başkumandanlık’tan istendi (28 Ağustos 1915).

Bu saldırılardan sonra 29 Eylül 1915 tarihine kadar sükûnet sürmüştür. Aynı gün Tarakçıoğullarının evinde toplanan Tarakçıoğullarından Bedros, Sarkis ve asker kaçağı Yedikardeşoğlu Mıgırdıç ve Sasonlu bir maceracının sebepsiz yere silah atması üzerine, bu evi aramaya giden polis ve jandarmaya ateşle karşılık verilmesiyle Urfa’da isyan başladı. Ermeni mahallesinin hâkim konumu ve evlerin gayet sağlam olması sebebiyle jandarma kuvvetleri asayişi sağlayamıyordu. Çıkan çatışmada altı jandarma yaralandı. Bu yaralılardan biri şehîd oldu.

Ermeni direnişçiler, Müslüman evlerine hücum ederek bazılarını ele geçirmişlerdi. Urfa Mutasarrıf Vekili Nazmi Bey, Başkumandanlığa çektiği şifrede bu isyanın bastırılması için şehirdeki jandarma kuvvetlerinin iki misline çıkarılmasının yetmeyeceğini; bölgeye bir topla birlikte nizamî bir kuvvetin gönderilmesini istedi. Bu arada Ermeniler, Müslümanlardan da 10 kadını daha şehîd etmişlerdi. Urfa Mutasarrıflığı’nın askerî kuvvet istemesi üzerine Başkumandanlık, 4. Ordu Kumandanlığı’na hâdiselerin daha da büyümemesi ve Ermenilerin uzaklaştırılmaları için kuvvet sevkini emretmiştir. Bu sırada jandarmadan iki şehîd, sekiz yaralı ile halktan otuz kadar ölü ve yaralı vardı (5 Ekim 1915).

Düşmanlık eden Ermeni tebaasının bulunduğu Urfa’da durum nazik olduğundan gerekli tedbirlerin derhal ve usulünce alınması için 9 Ekim 1915 tarihinde Fahreddin Paşa görevlendirilmişti. Fahreddin Paşa, Urfa’da dayanıklı binalara sığınan Ermeni eşkıyası üzerine bir piyade taburu, bir süvari bölüğü ve iki sahra topu ile takviye edilmiş bir kuvvetle harekete geçmiştir.

Bu tarihlerde Halep Amerikan Konsolosu Jackson, Urfa Ermenilerinin tehcir edilmemek için isyan ettiklerini belirttikten sonra mahallelerini tahkim ettiklerini, barikatlar kurduklarını ve diğer mahallelere geçmeye yarayan tüneller kazdıklarını anlatarak, direnmek için her türlü tedbiri aldıklarını iddia etmektedir. Konsolos, Fahreddin Paşa’nın altı bin kişilik birliğine karşı direnen Ermenilerin hepsinin tüfekli hatta mitralyözle donanmış, uzun süre yetecek yiyeceğe sahip olduklarını anlatmaktadır. İsyancıların bir kısmı Ermeni mahallesi civarında bulunan Amerikalı Misyoner Leslee’nin yetimhanesine sığınmıştı.

Bunun üzerine Fahreddin Paşa önce Ermenilere hitaben bir beyanname yayınlayarak, teslim olmalarını istedi. Ama Ermeniler “teslim ol” çağrısına uymadıkları gibi mazgallar açarak savunma vaziyeti almaya devam ettiler. Hal böyle olunca Fahreddin Paşa, Misyoner Leslee’nin yetimhanesine yedi yabancıyı çağırarak Urfa hâdiselerini aynen gördükleri gibi anlatan bir tutanak hazırlatmış ve imzalamalarını istemişse de bunlar tutanağı imzalamamışlardır. Müteakiben Leslee’ye Ermenilerin teslim olması için iki mektup daha gönderilmiştir. Amerikalı Misyoner Leslee ise bir hileye baş vurarak beyaz bir bez üzerine “Çıkmak istiyoruz, fakat bırakmıyorlar” cümlesini yazarak asmıştır.

Ermenilerin bütün çabalara rağmen direnmeye devam etmesi üzerine, âsilere karşı kullanılacak top ateşi esnasında yetimhane ile içindeki yabancıların zarar görmesi ihtimaline karşı Amerikan sefirine bilgi verilmiştir (9 Ekim 1915). Urfa’daki isyanın bir an önce bastırılması son derece önemli idi. 4. Ordu Kumandanlığı’na gönderilen 12 Ekim 1915 tarihli emirde şu maddeler öne çıkmaktadır:

1- İsyan eden Ermeniler bir an önce yola getirilmelidir.
2- İsyanın bastırılması, benzerlerine tesirli bir ders olması bakımından da önemlidir.
3- Gereken tedbirlerin tam vaktinde ve gereği gibi alınması mecburidir.
4- Halen Urfa’da bulunan kuvvetler bir an evvel yerlerine gönderilmelidir. Bunun için isyanın hemen bastırılması lüzumlu ve önemlidir.

Bu emir üzerine Fahreddin Paşa, emrindeki kuvvetlerle evvela Ermeni mahallelerinin ön kısımlarını ele geçirmiş ve sığındıkları yerlerden bütün ikazlara rağmen çıkmayarak direnmeye devam eden Ermenileri top ateşiyle teslim olmak zorunda bırakmıştır. Ancak kısa bir müddet sonra Ermeni çetelerinin elebaşları yine bir kolayını bularak başka bölgelere kaçmış ve isyan ve katliam faaliyetlerine devam etmiştir.

Urfa isyanının propaganda malzemesi yapılmasını önlemek amacıyla üç gün sonra Başkumandanlık tarafından İtilâf Devletleri ile yabancı vatandaş ve kurumlara hiçbir zarar verilmediği, elçiliklere ve basına duyurularak gerekli bilgilendirme yapılmıştır.

Âsilerin çok sağlam binalara sığınmış olmaları, onlara karşı top ateşi kullanmayı zaruri kılmış ve isyanın bastırılmasını geciktirmişti. Âsilerden, yüz yirmiyi aşkın mavzer ve martin tüfek ile yüzü aşkın revolver tabanca ele geçirilmişti.
Asker, jandarma ve ahaliden yaklaşık yirmi şehîd ve elli kadar yaralı vardı. Diğer taraftan Osmanlı hükümeti, Urfa’da isyanın başından beri üç yüz kırk dokuz Ermeni âsinin öldüğünü bildirmektedir. Sağ olarak ele geçen direnişçiler Divan-ı Harb-i Örfîlere sevk edilmiş, iki bin Urfa Ermenisi güvenlik içinde Musul’a göç ettirilmiştir.

İsyanın bastırılmasından sonra Urfa Amerikan Yetimhanesi Müdürü Leslee ile yabancı uyruklu kişiler güvenlik kuvvetlerine teslim olmuş ve koruma altına alınmıştır. Fakat bir süre sonra isyanın elebaşlarından biri olduğu anlaşılan Mr. Leslee bir not bırakarak intihar etmiştir. Misyoner Leslee’nin intihar etmeden önce bıraktığı not kısaca şöyledir: “Benim Urfa’daki eylemlerimden hiç kimse sorumlu değildir. Özellikle Kunzler ve Echart aileleri de sorumlu değildir. Bunlar yapmış olduğum hiçbir şeye karışmamışlardır. İçtiğimi önceki misyonerhâneden getirdim. Ermeni ihtilaline katılmadım. Fakat ihtilal beni de sürükledi.”

Misyoner Leslee’nin mektubu isyanda rolü olan Kunzler ve Echart’ı korumaya yöneliktir. Urfa’daki Ermeni isyanında yabancı devletlerin rolünün bulunduğu ortada idi. Bu tarihte şehirde beş yüz yirmi dokuz İtilâf Devleti vatandaşının bulunması ve isyanda kullanılan silahlar da bu ihtimali güçlendirmektedir. Bu şartlar altında Ermenilerin isyanlarına destek veren Alman Misyoner Dr. Kunzler’in, daha sonra yazdığı eserinde belki suçluluk psikolojisiyle Fahreddin Paşa’yı ve Türk kuvvetlerini suçlaması ne derece doğrudur? Dr. Kunzler anılarında hızını alamayarak Fahreddin Paşa’nın kurmay başkanı Kont Eberhard Woltskeel adlı soydaşını Ermenilere hain dediği için suçlamaktan geri durmamaktadır. Nitekim bu yıllarda Urfa’da bulunan Alman Doğu Misyonu’na bağlı olarak çalışan Jacob Kunzler ve Franz Echart da Urfa isyanını bastıran Fahreddin Paşa hakkında burada yazmaya bile gerek duymadığımız ve asılsız iddialarda bulunmaktadırlar.

Ermeni isyanından önce Urfa gibi Antep de tehcir uygulaması dışında bırakılmıştı. Van başta olmak üzere bazı Doğu vilayetlerinden gelecek Ermenilerin buraya iskânı düşünülmüştü. 1914 Osmanlı nüfus istatistiklerine göre Antep’te kazalar hariç 14.466 Gregoryen, 393 Katolik ve 4635 Protestan olmak üzere 19.494 Ermeni yaşıyordu. Müslümanların sayısı 90.000 kadardı. Buraya çok yakın olan Zeytun ve Urfa’da İtilâf Devletleri’nin desteğiyle çıkan Ermeni isyanları, Antep halkını da kötü yönde etkilemiştir. Antepliler, yaşananlardan büyük tedirginlik duymasına rağmen Ermenilerle Müslümanlar arasında herhangi bir çatışma meydana gelmemişti. Bazı Ermeni ve Halep Amerikan konsolosluk kaynakları şehirde Ermenilerle Müslümanlar arasında çatışmaların olmamasını Fahreddin Paşa’nın dirayet ve gayretine bağlamıştır. Çünkü Fahreddin Paşa, Hıristiyanların da hazır bulunduğu bir toplantıda Müslümanları da ikaz etmiş, herkesin birbirine karşı hak ve hukuka saygılı olmasını tembihlemişti. Ayrıca Fahreddin Paşa şehirde tek bir Hıristiyan öldürüldüğü takdirde, buna cüret edeni öz kardeşi bile olsa asacağını açıklamıştı. Fahreddin Paşa, şehirdeki gerginliği azaltmak için gayrimüslim ileri gelenleri ile sürekli haberleşme ve işbirliği içerisinde olmuş, Antep Koleji’ni ziyaret ederek himayesine almış, şehirde huzur ve asayişi sağlamıştı.

Prof.Dr.Süleyman Beyoğlu
(Yedikıta Dergisi, Sayı 39, Kasım 2011)

Fahreddin Paşa - Ermeni Meselesi 3

Musa Dağ Vakası ve Fahreddin Paşa’nın RaporuMusa Dağ, Hatay’a bağlı Samandağ (Süveydiye) İlçesi’nden geçen Asi Nehri’nin Akdeniz’e karıştığı Amanos Dağları eteklerinde bin metre yüksekliğinde büyük sivri kayalık ve çalılarla kaplı bir dağdır. Bu dağın dünya çapında meşhur olması, Ermenilerin burada yaptıkları isyanı anlatan ve daha sonra sinemaya da aktarılan, Franz Werfel’in “Musa Dağ’da Kırk Gün” adlı romanı ile olmuştur. Yanlış olarak bir tarih kitabı veya belgesel olarak algılanan roman ve film, Batı’da Türk aleyhtarı bir kamuoyunun oluşmasında hayli tesirli olmuştur.

Bu roman ve film projesi daha o yıllarda Almanya, Türkiye ve ABD açısından bazı siyasî ve diplomatik gelişmelere sebep olmuştur. Biz burada 1933’te yayınlanmasından itibaren dünya kamuoyunu Türkler aleyhine etkileyen romanın dayandığı Musa Dağ Ermeni hâdiselerine kısaca temas edeceğiz.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra İskenderun ve Halep bölgesini işgal imkânı arayan başta Fransa olmak üzere İtilâf Devletleri İskenderun şehrini altı defa denizden bombalamakla kalmayarak Doğu Akdeniz’i de denizden abluka altına almışlardı. Yapmak istedikleri çıkarmayı kolaylaştırmak için bölgenin Hıristiyan halkını ayaklandırmaya çalışıyorlardı.

Yine bir Ermeni araştırmacı tarafından yapılan çalışmaya göre 14 Eylül 1915 tarihine kadar Fransız savaş gemileri tarafından Port Said’e getirilen Musa Dağlılar 4.088 kişidir. Bu bilgilere rağmen hâlâ Musa Dağ Ermenilerinin devlet tarafından planlı yok edildiği propagandasını yapmanın ne kadar büyük bir yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır. Aynı gazetenin iddiasına göre Musa Dağ’da Osmanlı güvenlik kuvvetlerine direnen 5.000 kişiden 951’i ölmüştü. Bu rakamın da gerçeği yansıtmadığı rakamların tutarsızlığından anlaşılmaktadır. Mavi Kitap’ta ise Musa Dağı Ermenilerinin sayısı hakkında 4.058 ilâ 4.200 arasında çelişkili rakamlar verilmektedir.

21 Ekim 1915 tarihinde Egyptian Gazetesi bu haberi direnişçilerden aldığı bilgiye dayanarak şöyle vermektedir: “Tepe eteğindeki köylerimizi savunmanın imkânsız olduğunu düşünerek alabildiğimiz kadar yiyecek ve malzeme ile üç saat mesafedeki Musa Dağ’ın Damlacık denilen tepelerine çekildik. Altı Ermeni köyü olarak toplam 5.000 kişi idik. Hayatta kalanlar, 4 yaşının altındaki bebek ve çocuklar 413, 4-14 yaş arası kızlar 505, 4-14 yaş arası oğlanlar 606, 14 yaş üstü kadınlar 1.449, 14 yaş ve üzeri erkekler 1.076 olmak üzere toplam 4.049 kişidir”.

Amerika’da çıkan Outlook gazetesinin 1 Aralık 1915 tarihli sayısında Zeytun ve Musa Dağ isyanları hakkında bilgi veren Papaz Dikran Andreasyan ise Musa Dağ isyanının 1915 yılı baharında Osmanlı Devleti’nin 6.000 kadar askerini kasabanın yakınındaki kışlalara yerleştirmesi ve Ermeni manastırının boşaltılmasını istemeyen Ermenilerin askerlere direnmesiyle başladığını iddia etmektedir. Bu ifadeler, Ermenilerin isyan çıkarmak için suni sebepler aradıklarını göstermektedir.

Papaz Dikran’ın daha sonra anlattıkları da bu tespiti doğrulamaktadır. Çünkü İskenderun gibi düşman askerlerinin çıkarma yapması ihtimali bulunan bir yerdeki kışlaya hükümetin asker yerleştirmesi çok normal bir harekettir. Bölgede Osmanlı vatandaşı olarak yaşayan Ermenilerin kendi güvenliklerini sağlamaya da yönelik bu teşebbüsten aslında memnunluk duymaları gerekirdi. Papaz Dikran, bu direnişten sonra hükümetin 13 Temmuz 1915 tarihinde tehcir kararı aldığını ve bu karara uymak istemeyen altı Ermeni köyünün direnmek üzere Musa Dağ’a çıktıklarını belirtmektedir. Samandağ Ermenilerinin isyanlarında, İtilâf Devletleri’nin Çanakkale’de başarılı olacağı ümidi de etkili olmuştur.

İsyan eden Ermeniler yanlarına uzun süre yetecek yiyecek, içecek ve hayvan sürülerini de almışlardı. Musa Dağ’ın Damlacık mevkiine çıkan 5.000 kadar Ermeni siperler kazarak ve dağa çıkan önemli geçitleri tutarak muhkem bir savunma hattı kurmuşlardı. Ermenilerin ellerinde 120 adet son model tüfek, av tüfekleri, filinta tüfekler ve süvari tüfekleri bulunuyordu.

21 Temmuz’da Ermeniler ile Türk kuvvetleri arasında çatışmalar başladı. Bu çatışmalarda sayıca güvenlik kuvvetlerinden çok olan Ermeniler 200’den fazla askeri şehit ettiler. Kırk gün kadar devam eden direnişlerinden sonra Ermeniler, yiyecek ve cephanelerinin azalması üzerine Halep’teki Amerikan Konsolosu Mr. Jakson’a ve İskenderun kıyılarında bulunan İngiliz, Fransız, Rus ve İtalyan savaş gemilerine haber göndererek onlardan Hıristiyanlık adına kendilerini Kıbrıs’a götürmelerini, bu mümkün olmazsa yeterli silah ve cephane göndermelerini istediler. Alacakları silahlarla Türklerle savaşmaya devam ederek İtilâf Devletleri’ne yardımcı olacaklarını da söylemekten geri kalmadılar (2 Eylül 1915).

Papaz Dikran Andreasyan, direnişlerinin elli üçüncü günü Türk güvenlik kuvvetlerinin çatışmayı keserek Ermenilere teslim çağrısı yaptıkları bir sırada Guichen (Goşin) adlı bir Fransız savaş gemisinin yardımıyla Jeanne D’arc (Jandark), Desaix kruvazörü, dört Fransız ve bir de İngiliz kruvazörü ile 14 Eylül 1915 tarihinde Port Said Limanı’na rahat bir şekilde nakledildiklerini anlatmaktadır. Bu kadar çok Ermeni’nin Kıbrıs’a gönderilmesi kabul edilmeyince Fransız muhripleriyle İskenderiye’ye nakline karar verildi.

Musa Dağ Ermenileri Süveyş Kanalı’nın Asya tarafında Lazaret toplama kampına yerleştirildiler. 4. Ordu Kumandanı ve Bahriye Nazırı’nın Kudüs’ten Başkumandanlık Vekâleti’ne gönderdiği 14 Eylül 1915 tarihli şifreli yazıda bu hâdise şöyle anlatılmaktadır:

“Musa Dağ’da direnen Süveydiye Ermenileri büyük ihtimalle aldıkları davet üzerine Viktor Hugo, Hanri Fastersin, Lui ve isimleri anlaşılamayan diğer üç Fransız harp gemisinde toplanmışlar. Âsilere karşı 41. Fırka’nın iki alayı ile bir cebel takımı sevk edilmiştir. Viktor Hugo ve Dördüncü Hanri gemileri Kabaklı (Mevaklı) civarındaki kıtaların ordugâhını da bombardıman ederek asker ve ahaliden 8 şehîd, 2 yaralı ve 20 hayvanın telef olmasına sebep olmuştur. 30 Ağustos 1331 (12 Eylül 1915) gecesi âsilerin saklandıkları Damlat’a gelen müfreze hiçbir âsiye rastlayamamıştır. Bunların gece yarısı düşman gemilerine gittikleri anlaşılmıştır.”

“Fransız filosuna karşı ordugâhın gizlenmesine ehemmiyet vermeyerek boş yere kayıp verdirenlerle, Ermenilerin kaçmasına sebep olanları şiddetli cezalandırmak için Fahreddin Paşa, Bahriye Nâzırı’nın emri üzerine derhal oraya gitti. Bundan sonra İskenderun ve Antakya’daki Ermenilerin tehciri hızlandırıldı.”

Fahreddin Paşa, Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan bu hadiseleri ve kendi ilgisini, yukarıda adı geçen romanın yayınlanmasından sonra şöyle anlatmaktadır:

“Birinci Dünya Harbi sırasında İtilâf Devletleri’nin İskenderun kıyılarına bir çıkarma yapacağı sözleri etrafa yayılınca Samandağ bucağına bağlı yedi Ermeni köyü halkı hükümete olan vergi borçlarını ödememişler, Osmanlı Silahlı Kuvvetleri’nin ihtiyacı için gereken yardımı yapmamışlar ve isyan etmişlerdir. Bu isyanın hemen bastırılması için askerî kuvvetlere ihtiyaç duyulmuş, bunun üzerine bir jandarma alayı bölgeye gönderilmiştir. Daha sonra da 4. Ordu Kumandanlığı tarafından bu bölgelerde yaşayan Ermenilerin başka yerlere göç ettirilmesi Başkumandanlığa tavsiye edilmiştir. Başkumandanlıktan alınan yetkiye göre âsilere göç için yedi günlük bir süre verilmiş, fakat âsiler bu sürenin sonunda göç etmeyerek Musa Dağ’a çıkmışlardır. Bunun üzerine hükümet, emirlere uymaları için âsilere memurlar göndermişse de Ermeniler bunları dinlememiş ve silahla karşı koymuşlardır. Başka bir çıkar yol bulamayan bölge kumandanı Albay Galip jandarma alayıyla Musa Dağ’a inen yolları kontrol altına aldırmış ve bizzat kendisi Musa Dağı’na çıkarak son bir defa daha isyancılarla konuşmak istemişse de, dağ üzerinde hiç bir kimsenin kalmadığını görmüştür. Yapılan incelemede, Ermenilerin denize doğru inen bir yamaçtan Akdeniz’e indikleri anlaşılmıştır. İzleri takip ederek deniz kıyısına kadar inen Albay Galip, burada 20-30 kadar hayvan ölüsüyle karşılaşmıştır. Yapılan araştırmada İskenderun kıyılarını gözetleyen bir Fransız harp gemisinin Musa Dağı’ndan verilen işaret üzerine kıyıya bir sandal göndererek buradaki Ermeni çete başlarını ve diğer isyancıları gemiye taşıdıkları anlaşılmıştır. Bu konu Fransız hükümetinden sorularak, doğruluğu öğrenilebilir. Daha sonra Musa Dağı’nda yapılan araştırmalarda, hiçbir insan cesedine rastlanmadığı gibi, yaralı veya hasta bir kimse de bulunamamıştır. Bu bakımdan Yahudi asıllı Werfel tarafından yazılan ve bütün dillere çevrilerek dağıtılan bu kitabın konusunun tamamen hayalî ve uydurma olduğu, Türkler aleyhinde kamuoyunu yanıltmak için bir propaganda niteliği taşıdığı sonucuna varılmıştır.”

Görüldüğü gibi, bir Türk askeri olarak Fahreddin Paşa, bölgesi Suriye’de, Adana, Urfa, Zeytun (Süleymanlı) ve Haçin (Saimbeyli) Ermeni isyanlarının bastırılmasında önemli bir rol oynamıştır. Yaptığı başarılı çalışmalardan dolayı Fahreddin Paşa Başkumandanlık Vekâleti tarafından 27 Eylül 1915’de muharebe gümüş madalyası ile taltif edilmiştir.

Devlete isyan ederek asayişi bozan ve masum insanları katleden Ermenilerin isyanlarını bastırmış olması dolayısıyla İngiliz casusu Lawrence ve Fransız subayı Bremond tarafından haksız yere Ermeni düşmanı olarak suçlanmıştır. Ermeniler hakkında sadece vatanperver ve vazifeşinas bir Osmanlı subayı olarak hizmet eden Fahreddin Paşa yalnız suçlanmakla kalmamış, Ermeni Komita Merkezi tarafından kara listeye alınarak öldürülmesine karar verilmiştir. Ancak Ermeniler bu kararlarını uygulama imkânı bulamamışlardır.
Çarpıtılan Tarihî Gerçekler
Fahreddin Paşa’nın içinde bulunduğu hâdiseler incelendiğinde, tehcir uygulaması dışında bulunan Güneydoğu ve Çukurova Ermenilerinin Osmanlı Devleti’ne isyan etmek amacıyla uzun bir süredir hazırlık içinde oldukları anlaşılmaktadır. Devlet görevlileri Ermeni isyanlarını yatıştırmak için elinden geleni yapmıştır. Fakat bütün bu iyi niyetlere Ermeni direnişçiler tarafından ateşle karşılık verilmiştir. Bununla da kalınmayarak isyanların bastırılması, Türklerin Ermenileri katli şeklinde duyurulmuştur.

Fahreddin Paşa’nın sorumluluk sahasında meydana gelen Ermeni isyanlarında İtilaf Devletleri ve misyonerlerin önemli rolü olmuştur. Ermeniler hem bölgedeki misyonerler, hem de İtilaf Devletleri tarafından kışkırtılmış ve silahlandırılmıştır. Ermenilerin direnme imkânı kalmadığında ise Musa Dağ’da olduğu gibi Hıristiyan kardeşlik ve menfaatleri adına direnişçiler İtilaf Devletleri tarafından kurtarılmışlardır. Musa Dağ’da Ermeniler çok az kayıp vermelerine rağmen isyan eden herkesin öldürüldüğünü öne sürecek kadar gerçek dışı açıklamalarda bulunmuşlardır.

Bu hadiselerin ortak özelliği, mecburî göç sahası dışında olmalarına rağmen Ermenilerin isyan etmiş olmasıdır. Dolayısıyla bu isyanların tehcir edilme korkusuyla meydana geldiği iddia edilemez. Hatta bu bölge diğer yerlerden tehcir edilen Ermenilerin iskân mıntıkası olarak seçilmişti. Bu isyanlar hakkında batılı konsolos, görevli ve misyonerlerin verdiği bilgilerin çoğu taraflı, çelişkili ve yanlıştır. Urfa isyanında Alman Misyoner Kunzler, Fahreddin Paşa’yı sebepsiz yere Ermenileri öldürtmekle suçlarken, bazı Ermeni ve Halep Amerikan konsolosluk kaynaklarının Antep’te barış ve huzurun onun sayesinde sağlandığını belirtmesi bu tezada güzel bir örnektir.

Bu çalışmada tekrar görülmüştür ki tarih; onu yaşayanın veya gerçeğin değil, yazanın, hatırlayanın, anlatanın, yansıtanın, canlı tutanın ve sahip çıkanın arzu ettiği tarzda şekillenmektedir. Türk-Ermeni ilişkilerindeki kırılmada yaşananların sonuçlarından çok sebeplerini anlamaya yönelik çabalar öğretici ve yararlı olacaktır. Bütün bu vakalar olduğu şekliyle ve tarafların hepsinin ifadesiyle incelendiğinde gerçeğe yakın bir resmin ortaya çıkması; düşmanlık ve nefreti sürdürme yerine birbirini anlama, analiz ve sentez etme gibi yararlı bir yola dönüştürülebilir. Son söz olarak görevini titizlikle yapmaktan başka bir maksadı olmayan Fahreddin Paşa’yı Ermeni kasabı ve vatanını korumaktan başka bir gaye gütmeyen milletimizi soykırımla suçlamak büyük bir haksızlık, yanlışlık ve gerçeği saptırmadır.

Doğu Lejyonu
Fransızlar, Musa Dağı’ndan götürdükleri ve silahlandırdıkları 4000 kadar Ermeni’yi Türklere karşı kullanmak amacıyla 15 Kasım 1916’da Doğu Lejyonu’nu (bu birliğin adı 1918’de Ermeni Lejyonu oldu) kurma kararı aldı. Bu lejyonun kurulmasında büyük payı olan Fransız Albay Bremond kendi Dışişleri Bakanlığı’na verdiği raporda; “Musa Dağı’ndan getirdiğimiz Ermeniler için size daha önce de yazmıştım. Bunların kamp masraflarını -ayda 30.000 Frank’ın üzerinde- savaş sonunda nasıl olsa İngiltere’ye ödemek zorundayız. Hiçbir teşebbüste bulunmazsak, üstelik parasını cebimizden ödeyerek, bu Ermenilerin İngilizleşmelerine, Amerikanlaşmalarına veya Ermenileşmelerine imkân vermiş olacağız. Bunun için de, şimdiye kadar olan davranışlarımızdan derhal vazgeçip tam bir geriye dönüş yapmamız lâzımdır. Bugün süratle davranırsak bu Ermeniler her istediğimizi yapacaklardır. Bunun temini için de başlarına bir Fransız subayını kumandan tayin etmemiz ve bu subayı da doğruca Paris’e bağlamamız gereklidir. Böylece elimizin altında güvenebileceğimiz bir güç bulunacaktır. Unutmayalım ki aksi bir davranış ile bu Ermenileri kaybedeceğiz ve üstelik bunlardan faydalanacak olan İngiltere’ye de para ödeyeceğiz.” (Erdal İlter, Türkiye’de Sosyalist Ermeniler ve Silahlanma Faaliyetleri (1890-1923), İstanbul 1995, s.100-101).

Ermeni Lejyonu, her biri 200 kişi olan altı bölükten kuruldu. 160 Suriyeli gönüllüden de bir bölük teşkil edildi. Bu birliklerin en iyileri Osmanlı ordusunda asker olan Ermeniler ve Musa Dağı Ermenileri idi. Bu lejyondaki Ermeniler Kıbrıs’ta Magosa’nın Boğaztepe Ermeni Lejyoner askerî kampında eğitildiler. Ermenilerden oluşturulan üç taburluk bu lejyon kuvveti 1919 ve sonrası Fransa adına Antep, Maraş, Adana ve Urfa bölgesinde Türk İstiklâl Mücadelesine karşı savaşmıştır.

Kaynaklar: BOA, Dâhiliye Nezâreti Şifre Kalemi, nr. 54-A/220; İrâde, Taltifat 21 Zilkade 1333/36; Naci Kâşif Kıcıman, Medine Müdafaası, İstanbul 1971; Feridun Kandemir, Peygamberimiz Gölgesinde Son Türkler Medine Müdafaası, İstanbul 1974; Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, III, İstanbul 1972; İsmet Görgülü, On Yıllık Harbin Kadrosu, Ankara 1993; Cemal Paşa, Hatıralar, Haz. Behçet Cemal, İstanbul 1977; Birinci Dünya Harbi’nde Türk Harbi IV.Cilt I. Kısım: Sina-Filistin Cephesi, Genel Kurmay Basımevi, Ankara 1979; Mekki Şebike, El-Arab ve’s-Siyasetü’l-Britaniyye Fi’l-Harbi’l-Âlemiyye El-Ûlâ, Beyrut (Lübnan) 1971; İhsan Sabis, Harb Hatıralarım, I, Ankara 1943, s. 171; Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, Ankara 1950; Mehmet Hocaoğlu, Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, İstanbul 1976; Kâmurân Gürün, Ermeni Dosyası, Ankara 1983; Cevdet Küçük, Ormanlı Diplomasisinde Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı, (1878-1897), İstanbul 1984; Ermeni Komitelerinin Amâl ve Harekât-ı İhtilâliyesi, Haz. Cengiz Erdoğan Ankara 1984; Azmi Süslü, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, Ankara 1990; Kemal Çiçek, Ermenilerin Zorunlu Göçü (1915-1917), Ankara 2005; Talat Paşa’nın Anıları, Haz. Alpay Kabacalı, İstanbul 1994; Arnold J. Toynbee, James Bryce, Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere Yönelik Muamele 1915-1916, II, Çev. Atilla Tuygan-Jülide Değirmenciler, İstanbul 2006; Ergünöz Akçora, “Talat Paşa’nın 1915 Urfa İsyanı Hakkındaki Raporu”, XI. Türk Tarih Kongresi (Eylül1990), Ankara 1994, s. 1785; Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri (1914-1918), I, Ankara 2005; Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, sayı 81 (Aralık 1982), nr. 1820, nr. 1823, nr. 1824, nr. 1836, nr. 1837, nr. 1840, nr. 1841, nr. 1842, nr. 1843, nr. 2020; sayı 83 (Mart 1983), nr. 1922; sayı 85 (Ekim 1985), nr. 2017, nr. 2020; sayı 86 (Nisan 1987 ), nr. 2048, nr. 2053, nr. 2057, nr. 2058; Hans-Lukas Keiser, Iskalanmış Barış Doğu Vilayetlerinde Misyonerlik Etnik Kimlik ve Devlet 1839-1938, Çev. Atilla Dirim, İstanbul 2005; a.g.mlf., “Bir Misyoner Hastanesinin Çevresindeki Küçük Dünya: Urfa, 1897-1922”, Falih Rıfkı (Atay), “Hicaz’daki Son Türk”, Büyük Mecmua, Sayı l (6 Mart 1919), s. 4; Yenigün, 30 Teşrin-i Sani 1918; Halil Aytekin Kıbrıs’ta Monarga (Boğaztepe) Ermeni Lejyoner Kampı, Ankara 2000; Edmond Brémond, Le Hedjaz Dans La Guerre Mondiale, Paris 1931; Thomas Edwards Lawrence, Seven Pillars of The Wisdom, London 1983, Türkçe terc.: Bilgeliğin Yedi Direği: Bir Casusun Anıları, Çev. Yusuf Kaplan, İstanbul 1991; Kâzım Karabekir, İstiklal Harbimiz, İstanbul 1988; Erich Feigle, “Franz Werfel And The Forty Days Of Musa Dagh: A Bestseller Serves As A Fake Bıble”, Ermeni Araştırmaları Dergisi, Sayı 4 (Şubat 2001), s. 155-156, 243-254; Guenter Lewy, The Armenian Massacres in Ottoman Turkey, Salt Lake City 2005; Sedat Laçiner-Şenol Kantarcı, Ararat Sanatsal Ermeni Propagandası, Ankara 2002.

Prof.Dr.Süleyman Beyoğlu
(Yedikıta Dergisi, Sayı 39, Kasım 2011)

Tarih, emperyalizmin anahtarıdır

İslam Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) ile Arap Eğitim Kültür ve Bilim Teşkilatı (ALECSA) arasında tarih ders kitaplarında uyum sağlamak amacıyla ortaklaşa çalışma yapıldığı gazetelerde yer aldı.

Yenilgiyle çıkmamıza rağmen 1. Cihan Savaşı İslam dünyasını birbirinden uzaklaştırmadı. Daha sonra İngilizler İslam topraklarını cetvelle bölüp, devletler kurdular. O devletler varlıklarını sürdürmek amacıyla tarihler yazdırdılar; okullarda okutarak emperyalistlerin menfaatlerine hizmet ettiler.

Okullarımızda "Araplar bizi arkadan vurdu" diye okutulurken, onlar da Osmanlı sömürüsünden dolayı geri kaldıklarını, silaha sarılmakla hürriyete kavuştuklarını çocuklarına öğretiyorlar. Bizi Şerif Hüseyin'in arkadan vurduğu doğrudur; ama askerinin toplamı sekiz-on bin civarındaydı. Oysa üç yüz elli binden fazla Arap Sarıkamış'ta, Çanakkale'de bizimle aslanlar gibi dövüştüler. Arap gençlerinin Osmanlı saflarında yer almaları için Şerif el Tunusi'nin, Şeyh Sunusi'nin hizmetlerini inkâr nankörlük değil de nedir? Savaştan sonra İslam âleminin ileri gelenleri İstanbul'da toplanınca, Anadolu'da harekâtın başlamasına dair en hararetli konuşmaları yapan Şeyh Sunusi değil miydi? Kurtuluş Savaşı sürerken o mübarek zatın Anadolu'yu köy köy dolaşarak gençlerimizin orduya katılmasını teşvik etmesini nasıl unuturuz! Savaş bittikten sonra Mustafa Kemal Paşa, Şeyh Sunusi'yi Adana'ya kadar uğurlamadı mı?

Muhammed Esed, Sunusi'nin Anadolu'daki gayretlerini anlattıktan sonra Batı'ya yöneleceğimizi sezip çok üzüldüğünü yazar. Yahudi asıllı Muhammed Esed, Müslüman olduktan sonra Kur'an ve sünneti esas alarak yeni bir medeniyet filizlendirmek gayesiyle belli bir gücün çevresinde toplanmak gerektiğine inanır. Önce Suudilere yaklaşır; onlarda umduğunu bulamayınca, Sunusilerle işbirliği yapmak ister. Sunusiler ihlaslı Müslümanlardı; ama Osmanlı'ya, Türklere aşırı bağlılıklarını zaafları telakki eder. Ülkemizden üzüntüyle ayrılan Sunusi, Şam'a gider. Ünlü olduğu için Arap şeyh ve kabile reislerinin ziyaret hücumuna uğrar. O sırada Fransa'nın işgalindeki Suriye bağımsızlık hareketleriyle kaynamaktadır. Sunusi'nin onlara "Batılıları buradan kovun; fakat sakın devlet kurmayın; Türkiye'ye iltihak edin. Kuracağınız devlet emperyalistlerin oyuncağı olur." deyişini Muhammed Esed hayretle kaydeder. Türkiye'de umduğunu bulamayan bir insanın bu sözlerini de sevgi zaafı olarak telakki eder. Halbuki Sunusi önemli bir idraktir; Müslümanların ancak büyük, güçlü bir devletin bünyesinde kendilerini bulabileceğini biliyordu.

Yıllarca önce Almanya'nın bir televizyon kanalında Filistin Kurtuluş Teşkilatı'nın yetkilisiyle program yapılıyordu. Konuya başlayan Alman, tarihteki Arap ve Alman dostluğundan söz ederken Teşkilat'ın yetkilisi ona garip garip bakıyordu. Sıra kendisine gelince şöyle dedi: "Geçmişteki Alman-Arap dostluğundan haberim yok. Sadece Harun Reşid'in Şarlman'a bir çalar saat gönderdiğini biliyorum. Avrupalılar bize; 'Osmanlılar sizi sömürüyor' dediler. Biz de sömürülecek neyimiz var diye düşünemedik. Batı'nın teşvik ve yardımı ile silaha sarıldık. Meğer kumun altında petrol varmış; Avrupalılar gelip onu götürmeye başlayınca sömürünün ne olduğunu anladık."

Her beyin ve vicdan sahibi, Osmanlı olmasaydı Kuzey Afrika'nın Hıristiyan olacağını, günümüzde de Fransızca veya İspanyolca konuşacağını teslim eder. Irak da Şiileşir, İran'a yamanırdı. İslam dünyasının meseleleriyle hemhal olan Mısırlı profesör Muhammed Harb ile konuşurken laf arasında şöyle demişti: "Arap dışişleri bakanları Osmanlı'ya haksızlık, Türklere lüzumsuz düşmanlık yaptıkları kanaatiyle okullardaki tarih kitaplarını değiştirmek lüzumuna inanmışlar. Okutulacak kitapların hazırlanması görevini bana verdiler. Türkiye'ye kaynak bulmak için geldim. Fakat sizin tarih kitaplarınız bizimkilere göre daha çok Osmanlı düşmanlığı yapıyor; sanki milletine karşı insan yetiştirmek maksadıyla hazırlanmışlar."

Avrupalılar ilk çağı Roma'nın ikiye bölünmesi veya Batı Roma'nın yıkılmasıyla sona erdirirler. Roma'nın varlığından Çinlinin, Güney Afrikalının haberi yoktu. Ama onlar insanlığın geçmişini, yani hafızasını ele geçirmekle, geleceklerini de şekillendirme imkânına kavuşacağının şuurundadırlar. Emperyalistler her zaman sınırları süngüyle geçmezler; değişik kılıklara girerler. Zihnine bir yerleştiler mi, pençesine aldıklarının veyl haline!..

Mehmed Niyazi
(Zaman, 24.10.2011)

Ülkeyi ıslah eden padişah


İlber Ortaylı
(Milliyet, 20.11.2011)

(Sultan Abdülmecid 1823-1861)

Bu hafta Dolmabahçe Sarayı’nda Sultan Abdülmecid Han için bir bilimsel sempozyum toplandı. Basında bir kıyamet koptu, “17 Kasım’ın Sultan Abdülmecid Han’ın ne doğumu, ne ölümü, ne de tahta çıkış tarihi ile bir ilgisi yoktur” diyerek. Doğrudur; Tanzimat Fermanı 3 Kasım 1839’da okundu. Belirtildiği gibi bu 17 Kasım günü 1922 yılında son padişah VI. Mehmed Vahideddin’in İstanbul’u Britanya’nın Malaya zırhlısıyla ebediyen terki tarihidir. “Bu tarih mi anılıyor?” demeye geldi. Bu tip tertip teorilerinden hazzedenlerden değilim. Kaldı ki bu sempozyumun planını tertipleyen arkadaşların günlük tarihler konusunda bu kadar hassas ve işbilir olduğunu da hiç zannetmiyorum.

İktidarı bürokratlara teslim etti
Sultan Abdülmecid Han çok genç yaşta tahta çıktı. Babası II. Mahmud’un kadınefendilerinden Bezmialem Valide Sultan’ın oğludur. Kendisinden sonra 1861’de tahta çıkan kardeşi Sultan Abdülaziz Han da diğer kadınefendi Pertevniyal Valide Sultan’dan doğmadır. Osmanlı saltanatı sonuna kadar Sultan Abdülmecid Han’ın oğullarıyla devam etti. Ancak son halife Abdülmecid Efendi ve Sultan Mehmed Reşad zamanındaki veliaht-ı saltanat Yusuf İzzettin Efendi, Abdülaziz Han’ın çocuklarıdır. Osmanlı tarihinde nadir olarak son padişah ile son halifenin çocukları evlendi ve üç prenses torun Neslişah, Hanzade ve Necla sultanlar iki kolun ortak torunudurlar.

Sultan Abdülmecid Han’ın mutedil, kanuni idareye saygılı ve Türkiye idaresini kanun devleti esaslarına bağlamaya niyetli bir kişiliği vardır. Bu nedenle de iktidarını tereddüt etmeden daha başından Mustafa Reşit Paşa’nın başı çektiği Tanzimat bürokratlarına teslim etmiştir ki, tahta çıktığında 3 Kasım tarihinde ilan ettiği Gülhane Hatt-ı Humayunu (veya Tanzimat Fermanı) kanuni, eşitlikçi, her dinden tebaanın hukukunu gözeten yeni dönemin başlangıcıdır. Başka türlü hareket etmek galiba mümkün değildi.

Deniz ulaşımını geliştirdi
Gerçi Avrupa, Fransız İhtilali’ne tepki olarak 1815 Viyana Kongresi’nden sonra muhafazakar ve otoriter devlet sistemine dönmüştü. Ama bu otorite kanun devleti esasları dahilinde devam ettiriliyordu. Üstelik de her yerde eğitim, sanayileşme, tarımsal modernleşme alanındaki reformlar geniş ölçüde halkın katılım ve desteğini gerektirmekteydi. Prens Metternich’in başbakan olarak yönettiği Avusturya imparatorluğu buna bir örnekti. Bankacılık, demiryolculuk ve eğitim gelişiyordu. Macaristan tarımının ıslahı için Metternich hem şahsi hem de siyasi rakibi olan Kont Istvan Sechenyi ile işbirliği yapmakta dahi tereddüt etmemiştir. Britanya İmparatorluğu’nun toplumsal çehresini bu dönemde muhafazakârların lideri ve Türk dostu akıllı başbakan Benjamin Disraeli reformlarla değiştiriyordu. Hepsi de Tanzimat’ın Osmanlı devlet adamlarıyla yakın ilişkideydiler ve devlet kadrolarımızı hayranlık derecesinde takdir ediyorlardı.

Türkiye Sultan Abdülmecid Han’ın devrinde demiryolunu tanıdı. Bazı karayollarını ve posta sistemini ıslah etti. Deniz ulaşımını geliştirmeye başladı. Telgraf sistemini etkinlikle yaydı. İlkokul düzeyinden başlayarak eğitimi yeniden teşkilatlandırdı. Mühendislik, tıp ve askeri alanda Avrupa devletlerinde dahi henüz kurulan kurmay subay eğitimini bu dönemde kurup başarılarla devam ettirdi.

Tercüme faaliyeti arttı
İktisadi problemleri bastırmasına rağmen imparatorluğun yüzü değişiyordu. Galip çıktığımız Kırım Savaşı olmasa daha birçok alanda etkili reformlar gerçekleştirilebilirdi. Sultan Abdülmecid Han despot bir hükümdar değildi. Tam ayrıntılarını bilmesek de, Kuleli vakasında askeri bir ayaklanma teşebbüsü söz konusuydu; burada bile kimseye ağır cezalar verilmemiştir. Döneminde siyasi idam cezası uygulamayan tek hükümdar Sultan Abdülmecid’dir.

Hiç şüphe yok ki başarılı bazı kamu teşebbüsleri yanında iktisadi başarısızlıklar, yeni devrin getirdiği ve özellikle Mısır aristokrasisinin taklidi ile gelişen israf da bu dönemi gölgeler. Türk musikisinin en önemli örnekleri bu döneme aittir. Musiki ve resimde batılılaşma da Sultan Abdülmecid devrinde başlamıştır. Ve Türkiye’nin batı edebiyatına düşkünlük ve tercüme faaliyeti kadar asıl doğu edebiyatını araştırması ve tetkikler yapması da Sultan Abdülmecid devrinde yoğunlaşmıştır. Bu dönemi sadece bu haftaki Abdülmecid Han semineri ile değil daha bunun gibi nice seminer araştırmalarla ortaya koymamız kaçınılmazdır.