30 Eylül 2010 Perşembe

Fatih'in zehirlenip zehirlenmediği meselesi 529 yıldır çözülemedi

Türk tarihinin en büyük devlet başkanlarından Fatih Sultan Mehmed'in zehirlenmesi olayı hâlâ tartışılıyor.

Rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal'ın eceliyle mi öldüğü yoksa zehirlendiği mi tartışılıyor. Tarihteki birçok liderin ölümündeki sır da bir türlü aydınlatılamamıştır. Bizim tarihimizdeki e

n önemli esrarlardan biri de Fatih Sultan Mehmed'in zehirlenip zehirlenmediği meselesidir.

SON SEFER

Fatih'in ölümünden önce Mısır'daki Memlük Devleti ile Osmanlılar arasında bir gerginlik meydana gelmişti. Sultan İkinci Mehmed'in 25 Nisan Çarşamba günü Üsküdar'a geçmesiyle sefer başladı. Gebze civarındaki Hünkâr Çayırı'nda konaklandı. Sultan burada 1 Mayıs'ta şiddetli karın ağrıları çekmeye başladı. Eski hastalıklarının, yani damla ile romatizmanın yanı sıra yeni hastalıklar da başgöstermişti.

Fatih'in tedavisine hekimi Laristanlı Acem Hamideddin el-Lari başladı. Acem Lari başarısız olunca, eski başhekim Yakup Paşa tedaviyle görevlendirildi. Yakup Paşa elinden bir şey gelmeyeceğini, yanlış bir ilaç kullanıldığını ve bu ilacın etkilerini gidermenin ar­tık mümkün olmadığını söyledi. Ancak diğer tabipler çaresiz kalınca hastalarını tedavide kullandığı şurubunu vererek, padişahın sancısını azaltma yoluna gitti. Fakat şurup tesirini göstermedi ve Fatih kısa bir komadan sonra 31 Mayıs 1481 Perşembe günü, ikindi vakti vefat etti.

FATİH ZEHİRLENDİ Mİ?

Fatih'in daha 50 yaşındayken ölümü gerek akademik, gerekse popüler düzeydeki tarihçiler arasında bir tartışma konusu oldu.

Fatih'i kimin zehirlettiği konusunda üç iddia vardır. Birincisi Amasya Valisi Şehzâde Bâyezid'in, Veziriazam Karamanî Mehmed Paşa'nın kardeşi Cem Sultan lehindeki teşebbüsleri yüzünden başhekim Acem Lari'yi kullanarak babasını zehirlettiği şeklindedir. Fatih'in hayatının son günlerinde oynadığı rol, Acem Lari'den şüphelenilmesine yol açmıştı. Acem Lari, dört yıl sonra 1485'te Edirne'de öldüğünde, Edir­neliler arasında hekimin İkinci Bayezid tarafından zorla verdirilen aşırı dozda afyon yüzünden öl­düğü dedikodusu dolaşıyordu.

Bu konudaki ikinci iddiaya göre Memlük Sultanı Kayıtbay, Acem Lari'yi kullanarak sultanı zehirletmiştir. Memlükler'in daha önce de Fatih'e suikast teşebbüsleri olmuştu.

Zehirlenme konusundaki üçüncü ve en kuvvetli iddia ise 30 yıl Fatih'in yanında hizmet edip, sultanın itimadını kazanan ve vezir rütbesi ile önemli görevlerde bulunmuş Yahudi mühtedisi eski hekimbaşı Yakup Paşa'nın (Maestro Jacopo), Fatih'e karşı bir düzine kadar başarısız suikastta bulunan Venedikliler tarafından satın alınarak, zehirleme hadisesinin gerçekleştirildiği şeklindedir.

Alman tarihçi Franz Babinger, Şehabettin Tekindağ ve başka birçok tarihçi ve hekimin araştırmalarına rağmen Fatih'in ölümündeki esrar henüz çözülemedi. Daha önce Fatih Sultan Mehmed'e defalarca suikast teşebbüsünde bulunan Venedikliler'in Fatih'in ölümünde bir rollerinin olması kuvvetli bir ihtimaldir.

VENEDİKLİLER'İN FATİH'İ ÖLDÜRME TEŞEBBÜSLERİ

Venedik 1456 ile 1479 yılları arasında 12 defa Fatih'i zehirleme teşebbüsünde bulunmuştu. Arnavut Paul isimli berber, Trogirli bir denizci, Vlaco isimli bir Yahudi hekim, Floransalı Francesco Baroncello, Krakowlu bir Polonyalı ve Katolanyalı bir maceraperestin isimleri bu suikast teşebbüslerinde geçer. Ancak bu teşebbüsler, çoğu zaman sadece plan aşamasında kalmıştı.

FATİH'İN HEKİMİNİN VENEDİK'LE PAZARLIĞI

15. yüzyılda Avrupa'da zulüm gören Yahudiler Osmanlı topraklarına sığınıyorlardı. Avrupa'da papanın bile güvenmediği Yahudi hekimler Osmanlı sarayında büyük itibar görüyorlardı. Papa Beşinci Nikola'nın Yahudi hekimlerin verdikleri ilaçlarla İtalyanlar'ın Hristiyan ruhunun zedeleneceğini söylemesi doktorları iş yapamaz duruma getirmişti. Bu şartlar altında İtalya Gaeta'dan Edirne'ye gelen Yahudi hekim Maestro Jacopo Müslüman olup Yakup ismini almıştı. İkinci Murad zamanında sarayda hekim olarak çalışmaya başlayan Yakup Paşa, Fatih zamanında da görevine devam etti. Zamanla Fatih'in güvendiği kişilerden biri oldu.

1468'de İtalya'ya bir ziyaret yaparak Arapça'dan Latince'ye çevrilmiş bazı tıp kitaplarını inceledi. Sonraki yıllarda Osmanlı ilerleyişini durduramayan Venedik Fatih'i zehirletmeye karar verdi. Dikkat çekmemek için Floransalı Lando Delgi Albizzi İstanbul'a gönderildi. Degli, İstanbul'daki Floransa konsolosu vasıtasıyla Yakup Paşa ile irtibata geçti. Yakup Paşa, teklifi uzun uzun düşündükten sonra peşin olarak 10 bin altın ve 1472 Mart'ından aynı yılın Mayıs'ına kadar sultanı öldürdüğü takdirde Venedik'e kabul ve İstanbul'da kalan mallarına karşılık 25 bin altın daha istemişti. Venedik yönetimi bu isteği kabul etmesine rağmen Yakup Paşa'nın herhangi bir zehirleme teşebbüsüne girip girmediğini bilmiyoruz. Ancak 1481'de Fatih'in ölümünden sonra isyan eden asker birçok devlet adamıyla birlikte Yakup Paşa'yı da öldürmüştür.

http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/119742-fatih-in-zehirlenip-zehirlenmedigi-meselesi-529-yildir-cozulemedi-erhan-afyoncu-makalesi.aspx

25 Eylül 2010 Cumartesi

Menderes'i ipe götüren 10 konuşma


Şehit edilişinin 49. yılında rahmetle andığımız Adnan Menderes yalnız mazlumluğu ile değil, çalışkan bir başbakan, usta bir polemikçi ve sözünü budaktan esirgemeyen bir hatip kimliğiyle, en önemlisi de yakın geçmişe ilişkin cesurca değerlendirmeleri olan bir siyasetçi ve düşünür kimliğiyle de hatırlanmalıdır.

Aşağıda bizzat kendi konuşmalarından bir derleme yaptım. Bu 'tehlikeli' sözlerin bir yerlere kayıt edildiğini ve zamanı gelince -nitekim o zamanın da Yassıada'da geldiğini biliyoruz- ortaya sürüldüğünü biliyoruz.

Yassıada savunmalarında son derece alttan alan, eline geçirdiği kozları bile kullanmaktan kaçınan nahif Menderes portresi sizi yanıltmasın. Aslında gözüpek bir polemikçidir ve siyasi hayatında karşısında oturan isim de öyle böyle biri değil, anlı şanlı İsmet Paşa'dır. Üstelik tek başına bir CHP edecek kadar kudretli zamanlarıdır İsmet Paşa'nın. Meclis'te Adnan Menderes'i hedef alan eleştiri, hatta suçlamalarda bulunmaktadır. İşte Menderes'in İsmet Paşa'nın şahsında CHP'ye ve onun zihniyetine yönelttiği eleştiriler bu gergin siyasi ortamda dile getirilmiştir.

Menderes'in CHP ve İsmet Paşa'ya yönelttiği eleştiriler, sadece 1939-1950 dönemine ait değildir. Biraz daha geriye doğru sarkar, yani İnönü'nün başbakanlığı dönemini de kapsar. Her ne kadar açıkça Atatürk'ün adını anmazsa da, onun cumhurbaşkanı olduğu dönemi ve memleketi geçim derdine düşürecek kadar ekonomiyi perişan eden demiryolu politikasını da eleştirir.

Özetlersek, Başvekil Adnan Menderes'in eleştiri okları özel olarak İnönü'ye ve CHP'ye yöneltilmiş gibi görünse de, aslında İttihat ve Terakki'den başlayarak son 40 yılın bir değerlendirmesidir.

Aşağıdaki cümleleri okuyunca göreceksiniz ki, bu sözlerin bugün dahi söylenmesi büyük cesaret ister. Menderes, işte bu cesareti göstermiş adamdır. Üstelik açık meydan okumalardır. İşte o on tehlikeli konuşma:

1) "İsmet Paşa, kendi zamanında, 'Ben memleketi idare ediyordum' diyor. O devirde bu memleketi çocuklar da idare ederdi. Çünkü herkesi susturmuş, bir tek kendisi konuşuyordu, memleketi de böyle idare etti ve bu memleket seneler senesi olduğu yerde saydı."

2) "Uzun seneler bir fetih hakkı olarak bu memlekete sahip oldukları zannında olanlar, hayatlarının ileri devresinde ruhlarına girmiş olan bu kanaati değiştirmek imkânını bulamazlar. Kendileri, Allah tarafından memur olunmuş insanlardır! Telakkileri böyledir."

3) "Bütün seçimlerde mağlup olurlar, yine de memleket bizimledir, derler. Hükümet işlerinde şimdiye kadar hiçbir muvaffakiyet (başarı) göstermemişlerdir. Gölge etmesinler, biz başka ihsan istemiyoruz."

4) "1946 Türkiye'si ile 1954 Türkiye'si arasında asır farkı değil, çağ farkı vardır."

5) "Siz bu rejimi devraldığınız zaman darağaçları kurdunuz, o (İnönü) zannınca bu memleketin sahibidir. Tek başına memlekete tesahüb ediyor (sahip çıkıyor) ve tek başına bu memleket hakkında konuşuyor. Bunu, bu hakkı nereden alıyor? Biz sizin gibi istila veya fetih hakkına dayanarak mı geldik bu iktidara?"

6) "(İsmet Paşa) 1946'da kendisinin mebus seçilmediğini bilmiyor muydu? 4 yıl gayri meşru devlet reisliği (Cumhurbaşkanlığı) yaptığını İsmet Paşa bilmiyor mu? Vatandaşların haklarını iptal etmek yolunda bizzat emirler vermemiş miydi? İsmet Paşa milletvekillerini takip etmek için bütün milletvekillerinin peşlerine hafiyeler koymamış mıdır?"

7) "Bu memleketteki zulüm devri İsmet Paşa ile onun iktidardan düşmesiyle kapanmıştır. (İsmet Paşa) hırsı için bu memleketi bir baştan öte başa ateşe vermek isteyen adamdır. Paşa yeter artık! Bu memleketi bizim gibi memleketin içinden gelmiş olan insanlar idare etsin!"

8) "Atatürk demokratik inkılabı tahakkuk ettirmemiştir (gerçekleştirmemiştir), yarıda bırakmıştır."

9) "Millete mal olmuş inkılapları muhafaza edeceğiz, millete mal olmamış inkılapları tasfiye edeceğiz." (Nitekim Arapça ezan yasağı millete mal olmamış inkılaplardan olduğu için kaldırılmıştır.)

10) "Türk milleti Müslüman'dır ve Müslüman kalacaktır. Bu memlekette din hürriyetine tecavüz etmek kimsenin haddi değildir. Hakiki mümin ve samimi Müslüman olanlar din hürriyetinden tamamen emin olabilirler."

Merhum Menderes'in Demokrat Parti Meclis grubunda yaptığı bir konuşmada "Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz." sözü de bunlara dahil edilmeye çalışılmıştır. Ancak o sözün manası başkadır. Kastını aşmıştır.

Menderes, Meclis'in şahs-ı manevisine, yani manevi kişiliğine emanet edilmiş olan hilafeti geri getirebilirsiniz derken, gücünüz o kadar büyük ki, bunu bile yapabilirsiniz, bu gücünüzü tanıyorum demek istemiştir. Gerçekten de 1955 yılında söylenmiştir bu söz ve o tarihte DP grubu Meclis'in yaklaşık yüzde 80'ine hakimdir. O grup ki, bakanları istifa ettirmiş, hatta hükümeti düşürmek üzeredir. İşte böyle bir ortamda kürsüye çıkan Menderes, gruba, elinde ne büyük bir gücü tuttuğunu ifade etmek ihtiyacını duymuş, bu gücü doğru kullanmaları uyarısını yapmış, ancak sonradan bu söz CHP'li muhalifleri tarafından başka mecralara çekilmiştir.

17 Eylül 1961 günü İmralı'da idam edilen Menderes, bir siyasi düşünür olarak henüz incelenmiş değildir. Onun konuşmaları bir külliyat halinde yayımlandığı zaman yalnız hitabetiyle değil, düşünür ve siyasetçi kimliğiyle de yakın tarihimizde durduğu yeri daha sağlıklı bir şekilde değerlendirmek imkânına kavuşacağımızdan eminim.

Mustafa Armağan
(Zaman, 19.10.2010)

23 Eylül 2010 Perşembe

15.asrın büyük astronomu Ali Kuşçu


(Ali Kuşçu'yu, yayınladığı bir kitabı Fatih Sultan Mehmed'e verirken gösteren bir minyatür)

Ali Kuşçu, Uluğ Bey'in saltanatı zamanında Semerkand'da ilim tahsilini tamamladı. Uluğ Bey, Kadızade'i Rumi, Gıyaseddin Cemşid, Muinüddin Kaşigibi alimlerden astronomi ve matematik öğrendi.

Fatih Sultan Mehmed Han'ın daveti üzerine geldiği İstanbul'da çok büyük rağbet gördü, hürmet ve ihsanlara nail oldu. Kendisine Ayasofya müderrisliği verildi. Sultanın desteği ile çok sayıda eser telifine muktedir oldu. Fatih Sultan Mehmed Han'ın Otlukbeli seferinde yoldaşı oldu ve sefer esnasında "er Risaletü'l-Fethiyye"yi yazdı. Hicri 879 Şaban-ı Şerifi'nde İstanbul'da vefat etti. Kabri Eyüp civarındadır.

Osmanlı Devleti padişahı II. Mehmed adına kurulan müessir ilk Osmanlı Üniversitesi olan Fatih Medresesi'nin (Sahn-ı Seman) kuruluş akademik müfredatını kaleme almıştır. Hoca Sinan Paşa, Molla Lütfi, Mirim Çelebi(Mahmud B. Muhammed B. Musa Kadızade) gibi alimler onun derslerinde bulunmuş ve yetişmişlerdir.

Ali Kuşçu'nun soyundan olanlar 18. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı Devletinde önemli devlet görevlerinde bulundular. Torunlarından olanEbussuud Efendi ve Mirim Çelebi ile onların çocukları şeyhülislam, kazasker, müderris gibi görevlere gelmişlerdir.

Ali Kuşçu'dan sonra Osmanlı Türkçesi dil olarak tüm İslam dünyası için bilim dili olmuştur. Farsça ve Arapça önemini bu dönemden sonra kaybetmiştir.

Risale Fi'Hey'e (1457 yılında Semerkand'da, Farsça olarak yazmıştır) Osmanlı İstanbul Mühendishanesinde (İstanbul Teknik Üniversitesi) XIX. yüzyıl başlarına kadar temel ders kitabı olarak okutulmuştur.

Osmanlı Medreselerinde matematik ve diğer fen bilimleri derslerinin okutulmasında çok büyük rolü olmuştur.

19 Eylül 2010 Pazar

Osmanlı Devleti'ndeki Ermeniler Hakkında

Türk toplum hayatını son yirmi beş seneyi aşan bir süredir Ermeni sorunu işgal etmektedir. 23 Ocak 1973'te Los Angeles Başkonsolosumuz Mehmet Baydar ve yardımcısı Bahadır Demir ile Santa Barbara'da Baltimor Oteli'nde görüşmeye gittikleri 77 yaşlarındaki Mıgırdıç Yanıkyan tarafından tabanca ile vurularak öldürülmüşlerdi. Ardından da yıllarca Ermeni Terörü sürüp gitti. Özellikle 1980'li yıllarda ülkemizde Osmanlı-Ermeni ilişkileri ile ilgili yayınlar yapıldı, toplantılar düzenlendi. Dünyanın başka ülkelerinde de aynı sorun, aynı konu hep gündemde tutuldu. A.B.D.'de Ermeniler Senato'dan 24 Nisan'ın Ermeni Soykırımı Günü ilan edilmesine çaba gösterdiler. Netice alamamakla birlikte, isteklerinden de pek vazgeçmiş görünmüyorlar. Bu sorun ısıtılıp ısıtılıp zaman zaman yine gündeme gelecek gibi görünmektedir. Nedir, ne anlama gelmektedir 24 Nisan? Birinci Dünya Harbi içerisinde 24/25 Nisan 1915 gecesi İstanbul'da 500 kadar Ermeni tutuklanır, aralarında doktorlar, avukatlar, gazeteciler, din adamları da vardır.

Bunlar Ermeni İhtilal Örgütü üyesi olduklarından Anadolu'ya sevk olunurlar. Anadolu'nun özellikle Doğu ve Güney-Doğu kesimlerinde oturan Ermeniler de aynı muameleye tabi tutulurlar. Gönderildikleri bölge Deyr-i Zor ve civarıdır, yani bugün Suriye'de Fırat boyunda bulunan bir kesimdir. Burada hiç Ermeni de yok değildir. 1893'te Deyr'e gelen Max Freiherr von Oppenheim burada bir Ermeni Kilisesi'nin varlığından bahseder. Ebü'l-Fida'ya göre, 1331'de inşa olunmuş, sonradan tahrip edilmiştir.1 Aynı sene Ağustos ayında Deyr'de kendisinin aşçısı da Mardin'li bir Ermeni'dir.2 İsveç'li Sven Hedin Deyr'de 1917 Nisanı'nda bulunur. Arapların siyah çadırları yanında Fırat kenarında yüzden fazla beyaz çadır görür, bunlar İstanbul'dan Halep-Meskene-Rakka yolu ile Deyr'e gelen, gelmeye zorlanan Ermenilerdir. Aralarında Kafkas cephesi hudutlarından gönderilenler de vardır. Sven Hedin bunların sayılarını 5.000 kadar tahmin eder .3

Ermeni örgütleri ve yandaşları bu sürgün sırasında bir Ermeni soykırımı vukuu bulduğunu iddia ederler, sayısı da açık arttırmadadır. Bu olaylar sırasında bir buçuk-iki milyon Ermeni’nin hayatlarını kaybettiği öne sürülür, halbuki her iki rakam da o tarihlerde bütün Osmanlı hudutları içerisinde bulunan Ermenilerin sayısından fazladır.

Türkiye' de bu konu üzerinde çalışanlar ve yayın yapanların ana kaynağı Esat Uras'ın Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi (İstanbul 1976) adlı eseridir. Bazen Türk arşiv kaynakları bazen, Birinci Dünya Harbi esnasında basılan, Ermenilerin Türkleri nasıl boğazladıklarına ait resimli kitaplar kullanılmaktadır.4 Ermeni yandaşları da bunu tersini yapar, ne dereceye kadar objektif olduğu belli olmayan Ermenilerle ilgili hatıralardan yararlanırlar,5 onlar için de resimli, maktul Ermenileri gösteren kitaplar bulunmaktadır. Tahriklerle, kinle birbiriyle amansız bir mücadele veren, yıllarca bir arada dostane yaşamış iki topluluk bahis konusudur. Ringe çıkan ve döğüşen iki boksörden yenen de yenilen de yara bere alacağı gibi, bu olaylar sırasında iki tarafın da elbette kayıpları vardır. Bunlar üzerinde mütemadiyen durmak neye hizmet eder, belli de değildir. Amma büyük bir ihtimalle iki topluluğu kıyamete kadar birbirine düşman etmeye götürür. Bu da çağımızda pek onaylanabilecek bir tutum değildir.

Türk meslektaşların Osmanlı-Ermeni ilişkilerinde üzerinde durdukları başlıca iki konu vardır: 1. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u aldıktan bir süre sonra Bursa'dan bir Ermeni din adamını getirterek Ermeni Patriki tayin etmiş, bütün Ermenilerin işlerini ona devretmiştir, tıpkı Rum ve Yahudi cemaatleri için de yaptığı gibi. 2. Ermeni sorunu 1878 Berlin Antlaşması'ndan sonra ortaya çıkmıştır. Şimdi bunlar üzerinde biraz duralım:

ERMENİ PATRİKLİĞİ MESELESİ

Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u aldıktan sonra, bu şehirdeki Ermeni cemaatini 1461'de Bursa'dan bir kısım Ermeni aileleri ile birlikte getirttiği Piskopos Ovakim (Ermenice Yovakim)'in emrine vermiş, onların nizamını kendisinden istemiştir. Bu maksatla da Samatya'daki Sulu Manastır Kilisesi'ni Ermenilere tahsis etmiştir, denilir. Bu bilginin kaynağı 1786'da Venedik'te basılan Çamiçyan'ın Ermeni Tarihi adlı eseridir. İstanbul Üniversitesi'nde Edebiyat Fakültesi'nde rektörlük yapan, çok kıymetli bir araştırıcı ve öğretici olan Hrand D. Andreasyan vasıtası ile Türk okuyuculara da intikal etmiştir.6 Bu satırların yazarı da vaktiyle bu malumatı kullanmıştır.7 Lakin 1982'de Princeton Üniversitesi'ndeki bir toplantının bildirileri yayınlanınca, bu bilginin pek de doğru olmadığı anlaşılıyor .Kevork B. Bardakjian ''The Rise of the Armenian Patriarchate of Constantinople'' başlıklı makalesinde Çamiçyan'ın yazdıklarını irdeliyor. Hayk Berberian'm bu konuda çalışmalarından bahsederek, İstanbul' daki Ermeni ruhani liderinin ancak Kanuni Süleyman zamanında marhasa Grigor (1526-1537) ve onun halefi Astuacatur (1538-1543) devrinde güçlendiğini ve 1543'ten sonra da bu ikinciye İstanbul Patrik'i denildiğini, Berberian'dan naklen kaydediyor.8 Stanford J. Shaw da Fatih devrinde Roma ile birleşme düşüncesine karşı olan Gennadios Skolarios'u bütün Ortodoksların dini reisi tayin edildiğini, Ermenilere millet statüsü verilmesinin ise, Memluk Sultanlığı'na karşı Osmanlıları desteklemek şartı ile, Yavuz Sultan Selim zamanında olduğu kanaatini belirtiyor.9

Bardakjian yüzyılımızın başlarında İstanbul' da yaşayan Arşak Alpoyaçean'ın görüşlerine de makalesinde yer veriyor. Ermenilerin İstanbul'un fethinden önce de bu şehrin dini denetiminde olduğu, Osmanlı idaresinde ise İstanbul Ermeni Ruhani liderliğinin alanının genişlediğini kaydediyor.

Bununla beraber, Bardakjian 1462-1487 tarihleri arasında Ankara, Amasya, Sivas, Trabzon ve Kefe'de yazılan Ermeni kolofonlarına dayanarak İstanbul Ermeni Patrikliği'nin o tarihlerde hiçbir yerde en yüksek Ermeni ruhani makamı olarak tanımadığına işaret eder. Kolofon Ermeni papazlarının tuttukları günlüklerdir. Kısa kısa zamanının olaylarını bizlere sunarlar.

Çamiçyan'ın kaydettiği ve Hrand D. Andreasyan'ın da Eremya Çelebi Kömürçüyan'ın İstanbul Tarihi'ne yazdığı geniş notlarda naklettiği ''altı cemaat'' deyiminin de ancak 1764'te Ermeni Patrikhanesi'ne verilen berat'ta zikr edildiğini ilave ediyor. Netice olarak da, eğer Fatih Sultan Mehmet Yovakim'i Bursa ve Ankara'dan getirdiği Ermenilere Patrik tayin etmişse, bu ancak İstanbul ve Galata'da, belki de Üsküdar'da tanınmıştır, hükmüne varıyor.10

ERMENİ SORUNUNUN SİYASET SAHNESİNE ÇIKMASI

Bunun 1878'den sonra olduğu doğrudur. Bununla beraber, bazı Ermeniler çok daha önceleri Osmanlı idaresinden kurtulmanın yollarını aramışlar, kendilerine destek bulmak için çabalamışlardır. Mesela 1562'de aslen Tokatlı olan Abgar adlı bir Ermeni, aralarında oğlunun da bulunduğu üç kişilik bir heyet halinde Roma'ya Papa'yı ziyarete gider. Roma'nın teklifi, dönüşünde Abgar'ın Ermeni Kralı ilan edilmesi, fakat Ermeni Kilisesi'nin Roma'nın hakimiyetini tanıması karşılığı kendisine yardım edilebileceğidir. Bu girişim sonuçsuz kalır.11

1566'da Van'da bin kadar Hıristiyan toplanırlar, üç gün bir arada kalır, fesat çıkartırlar. Olay Van Beylerbeyi tarafından Divan-ı Humayun'a bildirilir.12 Bunlar da Ermenilerdir.

Zeytun isyanları 1780'de başlar, uzun süre aralıklı olarak devam eder.13 Bu itibarle, bir ülke bütünlüğünü bozmaya çalışanların memleket içinde birilerini bulacaklarını, her zaman kendilerine yardakçılar temin edeceklerini unutmamak lazımdır. Fırsatı düştüğünde de siyasi mahiyet alır.

Ermeni tehcirini diline dolayanlar, 1828-1829 Osmanlı-Rus Harbi'nde Doğu Anadolu'dan ve İran'dan da 1828'de Rusya'ya türlü vaadlerle göçürülen, sonra da orada perişan edilen Ermenilerden neden bahsetmezler? Bunların sayısı tahmini yüzbini bulmaktadır.14

17 Mayıs 1915'te de Ruslar Van'ı işgal ederler, şehirdeki Ermeniler onların tarafına geçmişlerdir. Müslümanları katletmeye başlarlar. 80.000 Müslüman Bitlis istikametine kaçmaya başlar. İşgalden önce de Van Ermenilerinin ayaklandıkları, kaledeki zayıf Türk garnizonuna ağır kayıplar verdirdikleri, şehrin de asilerin eline geçtiği Alman Dışişleri Arşivleri'ndeki belgelerle sabittir. Belgeler de İstanbul'daki Alman Büyükelçisi Wangenheim'in raporlarıdır ve yayınlanmışlardır.15 Bu tür belgeler, yayınlar nedense gözardı edilmektedir.

Ermeniler Osmanlı idaresinde geniş imkanlara sahip olmuşlardır. XVI. yüzyılda Vezir Mehmet Paşa,16 XVII. yüzyılda Kaptan-ı derya ve Sadrazam olan Halil Paşa17 Ermeni asıllıdırlar, Müslüman olmuşlardır. 1523'te Toroslarda Gülek kalesinde oturan 165 hane, 50 bekar yaklaşık 875 kişi Ermenidir, kale hizmetlerinde çalıştıklarından olağanüstü vergilerden (avarız) muaftırlar.18 Karaisalı'da En-Nahşa kalesinde oturan Ermeniler de öşür, cizye ve bad-i hava gibi vergileri vermemektedirler, muaf tutulmuşlardır. Belli ki bazı hizmetleri karşılığında bu bağışıklığı kazanmışlardır.19 XVIII. yüzyılda Divrikli Düzyan ailesinden saray kuyumcuları, Darphane nazırları, Şaşyan ailesinden saray hekimleri, XIX. yüzyılda Bezciyan ailesinden Darphane müdürleri, Dadyan ailesinden Baruthane nazırları,20 Balyan ailesinden mimarbaşılar, II. Abdülhamid devrinde Ermeni hariciyeciler, Balkan harbi sırasında Hariciye Nazırı (Gabriel Noradonghian Efendi) vardır. Midhat Paşa'nın kahyası, yani en önemli yardımcısı Kirkor Odyan Efendi'dir. Kasım 1879'da Osmanlı Dahiliye Nezareti Genel Sekreteri Artin Dadyan Efendi''dir.

Doğu Anadolu'da oturan Ermeni nüfusun Osmanlı yönetimi buralarda güçlenince kırsal alanlardan büyük ticari şehirlere göçtükleri belgelerle sabittir.21 Osmanlı Tahrir defterleri verilerine göre, şehirlerde toplandıklarından kaza ölçeğinde Hıristiyan nüfus %5 ile 20 arasında değişmektedir. Bunların da ne kadarı Ermenidir, belli değildir, çünkü aralarında Süryaniler de vardır.22

XIX. Yüzyılda Rusların ve Anadolu'daki misyoner okulları mensuplarının tahriki ile bir kısım Ermeniler ülkelerini terk ederek başka yerlere giderler.23 Rusya'ya göçürülenler dışında, Amerika'ya da 1890-1900 arasında 12.000 Ermeninin göç ettiği, XX. yüzyılın başlangıcında daha da hızlandığı anlaşılmaktadır .24

1885'ten sonra üç Ermeni İhtilal Örgütü kurulur. Bunlardan birisi Armenakan Partisi'dir. Kurucularından elebaşı Mıgırdıç Portakalyan'ın babası Mikael Portakalyan, gençliğinde Paris'e tahsile gönderilmiş, dönüşte 1858'de Bab-ı Ali Tercüme Odası'nda çalışmış, 1886'da Maliye Nezareti danışmanı, sonra da Ziraat Bankası müdürü olmuştur. Mıgırdıç İstanbul'da Ermeni okullarından biriside öğrenim görmüş, genç yaşta siyasi faaliyetlere girişmiş, zaman zaman yurt içinde, bazen de yurt dışında Ermeni ayrılıkçı çabalarına katılmıştır. 1885'te Marsilya'da Armenia gazetesini çıkartmış, öğrencilerinden dokuzu da Armenaka Partisi'ni kurmuşlardır.25 Mıgırdıç Portakalyan'ın yayınlandığı Armenia gazetesi ve kendi matbaasında bastırdığı beyannameler Maraş'a gönderilerek dağıtılır. Çukurova' dan ve başka yerlerden Ermeni delikanlılarından ıayık olanlarının seçilerek Avrupa'ya gönderilmeleri, orada eğitildikten sonra tekrar memleketlerine geriye yollanmaları istenmektedir. Gaye Ermenilerin kendilerini idare etmeleri, diğer bir deyimle bir Ermeni Devleti kurulmasıdır.26

İkinci bir örgüt de Hınçak (Çan) Partisi'dir. 1887'de Cenevre'de Rusya'dan Avrupa üniversitelerine giderek tahsillerine başlayan iyi aile çocuğu yedi genç Ermenidir. Hepsi Marksisttir. Mıgırdıç Portakalyan ile yakın ilişkileri vardır. Anadolu'da Bafra, Merzifon, Arnasya, Tokat, Yozgat, Eğin (Kemaliye), Arapkir ve Trabzon'da örgütlenirler. İstanbul'da da teşkilatları vardır. 15 Temmuz 1890'da Kumkapı nümayişini, Ağustos 1894'te Sasun isyanının, 30 Eylül 1895'te Bab-ı Ali yürüyüşünü, 24 Ekim 1895 Zeytun isyanını bunlar başlatır, yönetirler.27

Bahis konusu olayların mahiyeti nedir, bunlara da değinmek gerekir.

Kumkapı Olayı

Hınçak Cemiyeti üyelerinden bir grup 15 Temmuz 1890 Pazar günü Kumkapı Ermeni kilisesi'ne giderek ayine müdahele ederler, içlerinden birisi Ermeni ıslahatı hakkında bir beyanname okur. Bu olay tarihe Kumkapı Nümayişi olarak geçer. Birkaç gün sonra da olayın elebaşısı Ermeni Patrikhanesi'ne giderek oradaki Türk armasını parçalar, Patrik'i zorla yanlarına alarak Yıldız Sarayı'na yürüyüşe geçerler. Askerler önlerini keser, çatışmada iki taraftan ölenler olur.28

Sasun İsyanı

Ağustos 1894'te Diyarbakır Vilayeti'nin Sasun kazasında Hınçak Cerniyeti üyelerinden ve kumkapı olayının faillerinden Haçin (Saimbeyli)'li Hamparsum Boyacıyan'ın tahrikleri sonucu Ermeniler ile Müslüman halk arasında çatışmalar çıkar. Boyacıyan önce Atina'ya kaçıp sonradan tekrar Türkiye'ye gelmiş, birçok şehirlerde halkı tahrikte bulunmuştur. Onun yaptıklarının çoğu zamanının Ermeni gazetelerinden tercüme edilerek Osmanlı İstihbaratına intikal etmiştir.29 23 Ağustos 1894'te Osmanlı kuvvetleri olayı bastırır. Bu olaya 1. Sasun isyanı denilir .30

Bab-ı Ali Yürüyüşü

30 Eylül 1895'te Hınçak gurubuna mensup kalabalık bir Ermeni topluluğu Kumkapı'daki Ermeni Kilisesi'nde toplanarak Bab-ı Ali'ye yürüyüşe geçerler, kendilerine sadrazama isteklerini yazılı olarak vermeleri haberi gönderilir, yürüyüşten vazgeçmeleri de emrolunur. Lakin yürüyüşçüler kendilerine hükümet emrini getiren subayı şehid ederler. Büyük devletlerin müdahalesi ile II. Abdülhamit olayı yatıştırmak için askeri birlik kullanmaktan vazgeçer, bunun üzerine halk galeyana gelir. İstanbul'da birkaç gün müslümanlar ile Ermeniler arasında kanlı olaylar cereyan eder.31

Zeytun İsyanı

10 Ekim 1895'te Zeytun'un Alabaş köyüne bir tahkikat için giden iki jandarma Ermeniler tarafından bir ağaca bağlanarak yakılır. 24 Ekim'de bir grup ermeni Zeytun'a gelir, plan yaparlar, Türkleri esir alarak öldürürler. Bu olaya ermeni kadınlar bile katılır. Olayın günlüğünü tutan Aghasi adlı Ermeni 20.000 Türkü öldürdüklerini, bunların 13.000'inin asker olduğunu kaydetmiştir.32 İsyanı çıkartanlardan elebaşları yakalanır, lakin yabancı devletlerin (Rus, İtalyan, Fransız ve İngiliz) konsoloslarının (Halep'teki) girişimi ile serbest bırakılır ve Marsilya'ya giderler.

Üçüncü örgüt Daşnaksutyun (Federasyon demek) 1890'da Tiflis'te bazı Ermeni milliyetçiler, Çarlık rejimini devirmeye niyetli sosyalistler, Rus ve Gürcü ihtilalcilerin işbirliği ile kurulmuştur. Yayın organları Droşak (Bayrak)'tır.

Bununla beraber, bu teşekkül İstanbul'da ve Doğu Anadolu'da bazı kesimlerde yayılır, yani niyet ile amel başka başkadır. 26 Ağustos 1896'da İstanbul'da Osmanlı Bankası'nı işgal ederler. Bomba kullanılır, memurlardan ölenler, yaralananlar olur. Baskını yapanlardan üçü olay sırasında ölmüş, altısı yaralanmıştır. Geriye kalanlar Osmanlı Bankası Müdürünün ve Rus Sefaretinin aracılığı ile bir Fransız gemisi ile Marsilya'ya giderler. Lakin halk galeyana gelir, İstanbul'da Ermeniler ve Müslüman halk arasında kanlı olaylar olur.33

OSMANLI'DAN GÜNÜMÜZE ERMENİ SORUNU

1904'te de Sasun'da ikinci bir isyan vukuu bulur. Düzenleyenler yine Daşnaksutyun mensuplarıdır. Bastırılır, fakat Nisan ve Temmuz arasındaki çatışmalarda bin civarında Türk, 19 Ermeni ölmüştür.34

21 Temmuz 1905 Cuma günü Yıldız Sarayı önünde II. Abdülhamit'e yapılan suikast, hükümdarın gelişinden önce patladığından sonuçsuz kalır. Bu olayı da aynı tedhiş örgütü yapmıştır.

Ermeni ihtilal örgütleri mensuplarının İstanbul'da ve Anadolu'nun bazı şehirlerindeki faaliyetleri hakkında Avusturya Arşivlerinde İstanbul'daki temsilcilerinin yolladıkları belgelere rastlanır. Mesela 19 Eylül 1896'da Üsküdar'da bir evde bir Ermeni bomba imalathanesi bulunur.35 24 Eylül1896'da da Galata Ermeni Kilisesi'nde, Beyoğlu'ndaki bir evde bombalar ve bunların yapımına yarayacak malzeme bulunur.36 1 Eylül 1905'te Manisa'da bir evde 34 kilo dinamit bulunur .37

II. Meşrutiyet'in ilanından sonra, Nisan 1909'daki Adana ve çevresindeki olaylar da bunların eseridir. Anayasaya göre, herkesin silah taşıyabileceğinin kabulü, Ermenilerin örgüt mensuplarının teşvik ve çeşitli hile ve yalanları ile silahlanmalarına yol açmış, ardından da Ermeni murahhası Muşeg'in tahrikleri ile Müslüman ve Ermeni halk arasında üç gün süren kanlı olaylar cereyan etmiştir (Nisan 1909). Muşeg olaylar sırasında Mısır'da bulunmaktadır.38

Ermeni ihtilal örgütlerinin aralarındaki yazışmaların Türkçe çevirileri (asılları Ermenice), bu örgütlerin giriştikleri kanlı olaylar Hüseyin Nazım Paşa'nın derlediği Osmanlı istihbarat raporlarından okunabilir.39

Yukarıda kısaca özetlenen olaylar ister istemez günümüzde Türkiye'de bazı benzeri durumları hatırlatıyor. İhtilalci örgüt mensuplarının liderleri ve elebaşıları Batı devletleri tarafından korunmakta, silahlandırılmakta, asıl elebaşları ortada görünmemekte, Adana'da olduğu gibi, olaylar sırasında uzaklarda bulunmaktadırlar. Hepsi Anadolu kökenlidirler, fakat batı şehirlerinde veya Atina'da eğitim görmüşlerdir.

Ermeni İhtilal Örgütlerinin en ziyade faaliyet gösterdiği yıllarda Ermeni nüfus da hep azınlıktadır. Bunlara da birkaç örnek verelim:40

Ermeniler ile Türkler arasındaki kültür ilişkileri çok derindir. Sanat, basın, ticaret alanlarında iki millet içiçedir. Ermeniler o kadar Türk adetlerini tesirinde kalmışlardır ki, 1835'te Osmanlı Devleti'ne gelen ve İstanbul'da, Anadolu'da pek çok incelemelerde de bulunmak fırsatını yakalayan Moltke ''Bu Ermeniler hakikatte Hıristiyan Türklerdir denilebilir'' kanısına varmıştır.41

Yakın tarihi bilmek, bir kısım olayların sebeplerini ve sonuçlarını iyi öğrenmek Türk eğitim sisteminin temel taşı olmalıdır. Yalnız iyi ekonomi bilen, her şeye ekonomi açısından bakan bazı devlet adamları, Amerika'da da öyledir diye, silah edinilmesini serbest bırakmış, bu da yakın zamanların en kanlı olaylarının en önde gelen etkeni olmuştur.

Geçmişte çatışan milletler, çeşitli tahriklerin kurbanı olmuşlardır .Onları bu olaylara itenler de zevk ü safa içerisinde keyif çatmışlardır. Bunun adı milliyetçilik, halka hizmet olarak tanıtılmaya çalışılsa da, hiçbir zaman bu sıfatlara layık değil, tam aksine memleketine ve halkına ihanettir .

Milletler arasındaki bu tür olayları zaman zaman deşmenin faydası emperyalist güçlerin ekmeğine tereyağı sürer. Milletleri kaynaştırmanın yolu aralarındaki kültür ilişkilerini geliştirmek, bunların ön plana çıkmasına hizmet etmektir.

Prof.Dr.Nejat Göyünç
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi

(1) Max Freiherr von Oppenheim, Vom Mittelmeer zum persischen Golj durch den Hauriin und die Syrische Wüste, Berlin 1899-1900, 1, s. 330.
(2) Aynı yazar, aynı eser, II, s. 8.
(3) Sven Hedin, Bagdad, Babylon, Ninive, Leipzig 1918, s. 60-63.
(4) Bu hususta bir iki örnek: Cevdet Küçük, Osmanlı diplomasisinde Ermeni meselesinin ortaya çıkışı, İstanbul 1984; Mehmet Hocaoğlu, Arşiv vesikalarıyla tarihte Ermeni mezalimi ve Ermeniler, İstanbul 1976; Erdal İlter, Ermeni ve Rus mezalimi (1914-1916), Ankara 1996. (5) Hatıra türünden eserlerin bazen ne kadar tek yanlı ve gerçeklerden uzak olduğuna bir çarpıcı örnek: Heath W. Lowry, The Story behind Ambassador Morgenthau's Story, İstanbul 1990, Türkçe çeviri: Belkıs Torfilli büyükelçi Morgenthau'nun öyküsünün perde arkası, İstanbul 1991, her ikisi de İsis yayını.
(6) Hrand D. Andreasyan'ın Eremya Çelebi Kömürcüyan, İstanbul Tarihi, XVII. asırda İstanbul (İstanbul 1952, s. 80) adlı eserdeki notları. Andreasyan bu eseri Türkçe'ye çevirmiş, çok zengin ve geniş notlarla yayınlamıştır.
(7) Nejat Göyünç, Osmanlı idaresinde Ermeniler, İstanbul 1983, s. 49.
(8) Benjamin Braude ve Bernard Lewis, Christians and ]ews in the Ottoman Empire, New York -London 1982, I, s. 89-100 de Kevork B. Bardakpan'ın makalesi, alıntı s. 90.
(9) Stanford J. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, Türkçe çeviri: Mehmet Harmancı, İstanbul 1982, 1, s. 95 ve 128.
(10) Kevork B. Bardakpan, a.g.e., s. 91-92.
(11) Louise Nalbandian, The Armenian Revolutionary Movement. The Development of Armenian Political Parties through the Nineteenth Century, University of Califomia Press, Berkeley ve Los Angeles 1963, s. 19.
(12) BOA, Mühimme Defteri, no.5, s. 123.
(13) Erdal İlter, Ermeni Mes'elesi'nin perspektifi ve Zeytun isyanları (1780-1915), 2. baskı, Ankara 1995.
(14) Kemal Beydilli, ''1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşında Doğu Anadolu'dan Rusya'ya göçürülen Ermeniler'', Belgeler , TTK yayını, XIII/17 , 1988, s. 365-434 ve belge fotokopileri.
(15) Julius Lepsius (yayınlayan), Deutschland und Armenien, Potsdam 1919, 5. 59 (38 sayılı belge), s. 65 (46 sayılı belge).
(16) Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmani, IV, 127.
(17) A.H. De Groot, ''Halil Paşa'', Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C.S, 5. 324-326.
(18) BOA, TD 998, s. 383.
(19) BOA, Timar Ruznamçe Defteri, s. 427.
(20) Y. ÇARK, Türk Devleti hizmetinde Ermeniler, 1453-1953, İstanbul 1953, s. 47, 65, 75, 88, 129.
(21) Ronald C. Jennings, ''Urban Population in Anatolia in the Sixteenth Century'', ''International Journal of Middle East Studies, sayı 7 (1976); Nejat Cöyünç, “XVI. yüzyılda Güney-Doğu Anadolu'nun ekonomik durumu'', Türkiye İktisat Tarihi Semineri, Yay. Osman Okyar, Ünal Nalbantoğlu, Ankara 1975, s. 74.
(22) Nejat Göyünç, Osmanlı İdaresinde Ermeniler, s. 31-35.
(23) Abdülkadir Yuvalı, ''Ermeni isyanlarında Misyoner Okullarının Rolü'', Yakın Tarihimizde Kars ve Doğu Anadolu Sempozyumu, Ankara 1994, s. 206, İngilizce metin: ''The Role of the Missionary Schools in Armenian Rebellions'', Kars and Eastren Anatolia in the Recent History of Turkey, Symposium and the Excavation, Ankara 1994, s.169-182.
(24) Nedim İpek, ''Anadolu'dan Amerika'ya Ermeni göçü'', OTAM, sayı 6 (1995), s. 257-280.
(25) Loise Nalbandian, age., s. 90-95.
(26) Hüseyin Nazım Paşa, Ermeni Olayları Tarihi, Ankara 1994, I-II,120-125
(27) Nejat Göyünç, a.g.e., s. 64.
(28) Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul 1976, 5. 463; L. Nalbandian, a.g.e., s. 118-119; Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası, Ankara 1983, 5.142-143.
(29) H. Nazım Paşa, a.g.e., s. 3-4.
(30) Esat Uras, a.g.e., 5. 471-472; Mehmet Hocaoğlu, Arşiv vesikalarıyla Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, İstanbul 1976, s. 200-205.
(31) M. Hocaoğlu, a.g.e., s. 215-230.
(32) Kamuran Gürün, a.g.e., s.159-160.
(33) E. Uras, a.g.e., s. 509-511; K. Gürün, a.g.e., s.163-166.
(34) K. Gürün, a.g.e., s. 167.
(35) Österreichisches Haus-, Hof-Und Staatsarchiv, Konst. 413.
(36) HH, Gesamt Archiv, Konst. 413, K3.
(37) HH, Gesamtarchiv, 141. Herzfeld'ten Calice'e.
(38) Mehmed Asaf, 1909 Adana Ermeni olayları ve anılarım, sadeleştirerek yayına hazırlayan: İsmet Parmaksızoğlu, Ankara 1982, Türk Tarih Kurumu yayını; K. Gürün, a.g.e., s.173-176.
(39) Ermeni Olayları Tarihi, I-II.
(40) Stanford J. Shaw, ''Ottoman Population Movements during the Last Years of the Empire, 1885-1914: Some Preliminary Remarks'' , Osmanlı Araştırmaları, I (1980), I, s. 198-202.
(41) Helmuth von Moltke, Briefe über zustande und Begebenheiten in der Türkei aus den Jahren 1835 bis 1839, Berlin 1917, s. 34.; N. Göyünç, Osmanlı İdaresinde Ermeniler, s. 50.

"19 Nisan 1919'da Trabzon'a çıktım"

Ölümünün 62. yıldönümü vesilesiyle geçtiğimiz 25 Ocak günü Genelkurmay Başkanlığı tarafından düzenlenen Kâzım Karabekir'i Anma Töreni'nde konuşan Org. İlker Başbuğ, Paşa'nın bazı sözlerini Balyoz Harekâtı İddiası'nı boşa çıkarmak için kullanmıştı.

Yalnız Sayın Başbuğ'un konuşmasında andığı sözler ile Karabekir'in orijinal ifadesi arasında bir kelimenin farklı olduğu gözden kaçmadı.

İlker Başbuğ konuşmasında Karabekir'in sözlerini şöyle aktarıyordu:

"Vatandaş! Yanlış bilgi felaket kaynağıdır. Her işin evvela hakikatini ara ve öğren, sonra münakaşasını istediğin gibi yap. Birincisi, hakikatin aranması ve öğrenilmesi konusu senin vicdanına; ikincisi ise münakaşadaki durum kişilerin seviyesine ve irfanına, bilgi birikimine dayanıyor. (...) (H)erkes (...) önce vicdanına, sonra da seviyesine, bilgisine dayanarak hareket etmeli."

Eğer bir dil sürçmesi değilse Sayın Başbuğ'un önündeki metni hazırlayan uzman, Karabekir'in bir kelimesini yanlış yazmıştır. Diyeceksiniz ki, bu tür hataları hepimiz yapıyoruz, Genelkurmay Başkanı yapmış çok mu? İyi ama biz tarihimizi böyle mi 'doğru' anlayacağız? Emrinde binlerce uzman bulunan ülkemizin en seçkin kurumlarından birinin başkanı 5 cümlelik bir alıntıda bu hatayı yapabiliyorsa işin hakikatini nasıl araştıracağız?

Geçen hafta da sormuştum: Genelkurmay'ın Karabekir Paşa açılımı iyi güzel de, onun ciltlerce kitapta ortaya koyduğu ve resmi anlatıya taban tabana zıt mahiyetteki 'alternatif inkılap tarihi'ni nereye koyacağız?

Bu yazıda "yakın tarihin Pandora'nın kutusu" dediğim Karabekir'in tezlerini daha geniş olarak ele alacağım. Aşağıdaki radikal iddialarından açıkça görülecektir ki, eğer yakın tarihimiz Karabekir Paşa gözüyle yazılmış olsaydı, bugün bambaşka türden bir inkılap tarihi okuyor olacaktık.

Ben bu yazıda bu "Cıss" diyen birilerine aldırış etmeden Karabekir'in gözüyle İstiklal Savaşı ve Cumhuriyet'in kuruluş seyrini anlatacağım. (Özet bana ait ama bilgiler tamamen Karabekir Paşa'nın kitaplarından derlenmiştir; kaynaklarını merak edenler lütfen yeni kitabımı beklesinler.)

7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa Filistin'de yenilen ordusunu perişan bir şekilde geri çekerken, Yıldırım Orduları Grubu'nun başına atandı; toplayabildiği kuvvetleri Adana'ya kadar çekti. Orada Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı haberi geldi. Benim başında bulunduğum 15. Kolordu (eski 9. Ordu) ise elde kalan en güçlü askeri birlikti. Morali düzgündü ve yenilmemişti.

Ancak Mütarekeyle birlikte ben de İstanbul'a dönünce bu kadar karargâhsız generalin İtilaf güçlerinin avucunun içinde durmasının tehlikeli olduğunu gördüm, hepimizi birden yakalayıp Malta'ya sürseler, Doğu'dan başlayacağına inandığım Milli Mücadele'yi kim yapacaktı?

İşte bu yüzden hem Padişah Vahdettin, hem de Fevzi Çakmak, İsmet ve Mustafa Kemal Paşalarla yaptığım görüşmelerde Anadolu'ya geçmekten başka çare olmadığı fikrini işledim. Padişah 'ümidim sizde' diyordu. En ümitsizi ise İsmet Paşa idi. Köye dönüp çiftçilik yapmayı bile düşünüyordu. Fevzi Paşa ondan beterdi. İstanbul'da kalıp siyasete atılmayı düşünen Mustafa Kemal Paşa ise Şişli'deki evinde yaptığımız baş başa görüşmede (o sırada ameliyatlıydı, hasta yatıyordu) benim Anadolu'ya geçme fikrime biraz soğuk baktı ve "Bu da bir fikirdir, sonra görüşürüz" dedi.

12 Nisan 1919'da İstanbul'dan hareket ederek Milli Mücadele'yi bizzat başlattım. "Siyasî ve askerî esas planlarını tespit ettim." Bir hafta sonra 19 Nisan'da Trabzon'a çıktım. İzmir'in işgali üzerine ilk mitingi Trabzon'da düzenlettim, daha o sırada Mustafa Kemal Paşa Samsun'a bile çıkmamıştı. 1918'de Rus işgalinden kurtardığım Erzurum ve Doğu illeri bana sadıktı. Kurtuluşun Doğu'da olduğundan adım gibi emindim. Trabzon'da Miralay (Albay) rütbesinde bir Osmanlı Şehzadesi ile karşılaşmam ilginçtir. Adı, Cemaleddin Efendi idi (Abdülaziz'in torunu).

17 Haziran günü "küçük Erzurum Kongresi" toplandı. Öte yandan Amasya Genelgesi az daha başımızı derde sokacaktı, zira askerî bir ihtilal havası vardı. Bunu dünyaya kabul ettiremezdik. Oysa Wilson prensiplerine göre bizim halkla beraber, millet olarak harekete geçmemiz gerekiyordu. Asker bu harekete sadece kol kanat gerecekti.

Bunun içindir ki, sivil bir olum olmasına önem verdiğimiz Erzurum Kongresi'ne katılmadım, İstanbul'dan tutuklama emri elimde bulunan Mustafa Kemal'i "Hepimiz emrinizdeyiz Paşam" diye selamlayarak karşıladım. Mustafa Kemal Paşa sendeleyerek üzerime atıldı, boynuma sarılarak yanaklarımdan tekrar tekrar öptü, teşekkür etti. Kendisine rahatça çalışabilmesi için askerlikten istifa etmesi gerektiğini söyledim. Lakin etmedi, bunun üzerine askerlikten uzaklaştırıldı, arkasından geç de olsa istifa etmek zorunda kaldı. Böylece sivil olduğu için Erzurum Kongresi'ne katılması imkân dahiline girdi.

Erzurumlular onu, milli hareketi önlemek için İstanbul hükümetinin gönderdiğinden şüpheleniyorlardı, ben bu şüpheyi teminat vererek giderdim. Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey benim etki ve baskımla üye seçildiler, M. Kemal'i başkan seçtiren de benim. Böylece Milli Mücadele, Erzurum Kongresi ile başlamış oldu. Hayret edilecek şey: Mustafa Kemal Paşa istifa etmesine rağmen askerî üniformayı ve yaverlik kordonunu üzerinden çıkarmamıştı. Bu yüzden Kongrenin başlangıcında tartışma çıktı, sonunda sivil giyinerek tekrar gelmek durumunda kaldı...

Görüldüğü gibi her cümlesi dinamit gibi olan iddialar bunlar. Resmi tarihe taban tabana zıt, her biri başlı başına bir tartışma konusu. Ancak madem inkılap tarihini Karabekir Paşa gözüyle (en azından Org. Başbuğ'un dediği gibi gerçeği arayış yöntemini göz önünde tutarak) yazacağız, o zaman iddialara biraz daha devam etmemiz gerekiyor.

Son olarak Karabekir, "Nutuk"un ilk cümleleri olan "19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktım. Genel durum ve manzara"nın kendisi açısından nasıl göründüğünü de yazmayı ihmal etmemişti. Bu radikal bir iddiaydı ve o cümleler çok şeyi anlatıyordu:

"19 Nisan 1919'da Trabzon'a çıktım. Şarktaki askeri vaziyet şöyleydi..."

Mustafa Armağan
(Zaman, 07.02.2010)

İsmet Paşa nasıl kahraman yapıldı?

Hayatında hiçbir savaşı kazanamamış olan İsmet İnönü tarih kitaplarımızda yere göğe sığdırılamazken, girdiği bütün savaşları kazanmış olan Kâzım Karabekir nedense birkaç satırla geçiştirilir.

Geçenlerde Ülke TV'de beraber program yaptığımız sevgili Turgay Güler'in bir sorusuna bu cevabı verince 'Vay, sen Paşamızın İnönü savaşlarındaki dehasını nasıl olur da inkâr edersin?' diyenler olmuştu. Ne de olsa İsmet Paşa bu ülkenin şerbetlilerindendir, Nimet Arzık'ın harika tespitiyle söylersek 'Son Padişah'tır' değil mi?

Ekim 1917'de 3. Kolordu Komutanı olarak Filistin cephemizin yarılıp çökmesine sebep olan Birüsseba bozgunundaki hataları bir yana, Eskişehir-Kütahya muharebelerindeki beceriksizliğine ne demeli? Merak etmeyin, bu dosyaları zamanı geldiğinde açacağız. Ancak konumuzu fazla dağıtmadan, Atatürk'ün kendisine soyadı olarak verdiği İnönü savaşlarını kazanan kişinin gerçekte İsmet Paşa mı yoksa başkası mı olduğunu biraz sorgulayalım.

Dikkatimi çeken bir nokta, bizim hangi metne, ne kadar güvenebileceğimiz konusundaki kuşkularımı derinleştirdi. Aynı yazarın iki ayrı zamanda yazdıkları arasında bu kadar zıtlık bulunması çok ilginçti. Kimden mi söz ediyorum? Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Tevfik Bıyıklıoğlu'ndan.

Bıyıklıoğlu asker kökenli bir yazar. Atatürk döneminde bir süre Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği yapmış. Dolayısıyla sözüne güvenilmesi gerekir diyorsunuz; ama hangi sözüne? Mesele burada.

"Resimli Tarih Mecmuası"nın Mayıs 1954 tarihli 53. sayısını açıp Bıyıklıoğlu'nun "Atatürk ve İnönü muharebeleri" başlıklı yazısını okuyorsunuz. Yazıda İnönü 'zaferleri' İsmet İnönü'ye mal ediliyor büyük ölçüde.

Ancak Bıyıklıoğlu'nun bir de "Harp Notları" vardır ki, bunları sadece yakınlarıyla paylaşmıştır ve orada tam tersini yazmış, İnönü zaferlerinin İsmet Paşa ile hiç ilgisinin bulunmadığını, diğer adsız kahramanlar olmasaydı kaybedileceğini söylemiştir.

Bu nasıl bir sansürdür ya Rabbi! Övdüğün adamın ne mal olduğunu aslında biliyorsun ama yazmıyorsun, sonra notlarında onun ne mel'un biri olduğunu kaydediyorsun. Zaten bunun için tarihimiz ayağa kalkamıyor ya.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, "Politikada 45 Yıl" adlı hatıralarında başından geçen eğlenceli bir olayı aktarır. II. İnönü Savaşı sırasında güney cephesi komutanı olan Refet Bele ile konuşan Yakup Kadri, Paşa'dan bir yazısında İsmet Bey'i 'millî kahraman' ilan ettiği için zılgıtı yer. Şairane bulmuştur yazısını. Bunun üzerine yazarımız, iyi ama der, o zaman Atatürk'ün İsmet Paşa'ya çektiği o ünlü telgraf da mı şiirdir? Asıl telgrafa kahkahalarla gülen Refet Paşa, "Ona ne şüphe!" der, "Bahsettiğiniz telgrafı yazanın da sizin edebiyat arkadaşlarınızdan biri olduğunu bilmiyor musunuz?"
Tevfik Bıyıklıoğlu (solda), savaş sırasında İsmet Paşa'yla birlikte
(Hayat Tarih Mecmuası, 3, Nisan 1969)


İyiden iyiye meraklanmıştır "Yaban" yazarı. Bir Nisan şakası gibidir cevap. (Telgrafın çekiliş tarihi de 1 Nisan 1921'dir!) Meğer İnönü'ye, içinde "Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz" övgüleri geçen telgraf aslında Mustafa Kemal Paşa tarafından değil, onun isteğiyle Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından yazılmıştır.

Hem, der Refet Paşa, o telgrafta bir adres yanlışlığı da vardır. Aslında İsmet Paşa'ya değil, İnönü zaferinin gerçek kahramanı olan Miralay Fethi'ye çekilmeliydi. Zira Yunanlılar karşısında hezimete uğrayan kuvvetlerimiz, Fethi Bey'in aldığı inisiyatif ve gösterdiği gayret sayesinde savaşı kazanmışlardır (Paşa sonra bu gerçek kahramanın Yarbay Atıf olduğunu söyleyecektir).

TBMM tutanaklarını okuduğunuzda Meclistekilerin İnönü zaferini Fevzi Çakmak'ın kazandığından söz ettiklerini görüp şaşırırsınız. Nitekim İsmet Paşa da bir telgrafında 'yüksek stratejisiyle savaşı kazandıran' kişinin Fevzi Çakmak olduğunu açık seçik yazar. Bolu milletvekili Yusuf İzzet de zaferi Fevzi Paşa hazretlerine borçlu olduklarını açıkça söyler. Gariptir, tutanaklarda İsmet Paşa'nın ismi hiç geçmez. Herkes Fevzi Paşa'yı kutlar; hatta Paşa bu zaferinden dolayı terfi bile etmiştir.

İsmet Paşa'nın askerî hataları o kadar göze batar olmuştur ki, Eskişehir-Kütahya muharebelerini kaybettiği için Temmuz 1921'de Genelkurmay Başkanlığı elinden alınmış ve Garp Cephesi Komutanlığı kalmıştır üzerinde. Yenilgileriyle şöhret bulmuş ve Meclis'te aleyhine kalın bir cephe oluşmuştu. Muhalefetin yoğun tepkisi yüzünden ilk Başbakanlığı çok kısa sürdü. Şeyh Said isyanı üzerine Fethi Okyar'ın yerine yeniden Başbakanlık koltuğuna oturdu. Böylece cephelerde gösteremediği zafer kazanma becerisini entrikalarda gösterdi. Bu 'zafersiz kahraman' unvanı ölümüne kadar sürüp gidecekti.

TTK Başkanı Bıyıklıoğlu'nun özel notlarına dönecek olursak, İnönü hakkındaki sözleri yenir yutulur cinsten değil.

Ona göre İnönü'ye Atatürk'ün kontrolünde dura dura bir aşağılık kompleksi gelmişti. "İsmet Paşa'nın başlıca vasfı, yakın arkadaşlarına karşı nankörlüğü ve vefasızlığıdır." Birinci İnönü zaferinin gerçek kahramanı Yarbay Atıf Bey'e bu sebeple takdir vereceğine, zaferden hemen sonra apar topar emekliye sevk ettirmiştir. Refet Paşa'yı Güney Cephesi komutanlığından aldırmasının altında da aynı kıskançlık yatmaktadır.

Velhasıl, İsmet Paşa'nın, sivrilen insana tahammülü yoktur. Cumhurbaşkanlığı döneminde Atatürk'ü hafızalardan silmek istemesi de bununla alakalıdır.

Genelkurmay Başkanlığı görevinden resmen alınmasına yol açan Eskişehir-Kütahya yenilgisini bile tarih kitaplarında bir başarı gibi okutan adamdan ne hayır gelir? Tarih Kurumu eski başkanı ne kadar haklı: "İsmet Paşa'nın bu muharebelerdeki kötü yönetimi, en ünlü komutanı bile Divan-ı Harp huzurunda mahkûm edecek kadar ağırdır. Bundan sonra ne Sakarya'da, ne de Büyük Taarruz'da kendi başına bırakılmamış"tı.

Tevfik Bıyıklıoğlu'nun ağzının içinde dolandırdığını ben azad edeyim bari:

Bu vahim hataları bir başkası yapsa çoktan ipi boylardı ama aynı hataları yapan İsmet Paşa millî kahraman ilan edildi.

Yeter mi, anlatmaya devam edeyim mi?

Mustafa Armağan
(Zaman, 14.02.2010)

İlk anayasamızı Avrupalılar'ı memnun etmek için yapmıştık

134 yıldır anayasa tartışmamız bitmedi. İlk anayasamızı Avrupalılar'ı memnun etmek için hazırlamış ancak bir netice alamamıştık.

Anayasa değişikliği tartışmalarımız bir türlü bitmiyor. İlk anayasamızı 1876'da bir darbeden sonra yaparken amacımız, Avrupalılar'ı memnun etmekti. Ancak istediğimiz neticeyi alamamıştık.

DARBEYLE GELEN ANAYASA

Midhat ve Hüseyin Avni paşaların 1876'da hazırladıkları askeri bir darbeyle Sultan Abdülaziz tahttan indirilip, yerine Beşinci Murad çıkarıldı. Ancak tahta çıkarılan Beşinci Murad rahatsızlanınca yerine veliaht Şehzade Abdülhamid geçirildi.

Midhat Paşa, anayasal bir düzene geçildiği takdirde Avrupalı devletlerin müdahalelerinden kurtulacağımıza inanıyordu. Bir anayasa taslağı da hazırlamıştı. Ancak İkinci Abdülhamid, Midhat Paşa'nın hazırladığı Kanun-ı Cedit isimli taslak yerine Fransız Anayasası'nı çevirtip, Osmanlı sistemine uygun bazı değişiklikler yaptırtarak Kanun-ı Esasi isimli yeni bir anayasa taslağı oluşturttu.

Anayasayı hazırlamakla görevli Said Paşa'nın başkanlığındaki 28 kişilik "Cemiyet-i Mahsusa"nın hazırladığı metin Midhat Paşa'nın başkanlığındaki Meclis-i Vükelâ'da kesin şeklini aldıktan sonra İkinci Abdülhamid'in hatt-ı hümâyunu ile kabul edildi.

AVRUPALILAR ANAYASAMIZA İLTİFAT ETTİ

Kanun-ı Esasi son şeklini alıp padişah tarafından onaylandıktan sonra, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki gayrimüslimlerin durumunu görüşmek üzere Avrupa'nın büyük devletlerinin katılımıyla İstanbul'da toplanmış olan Tersane Konferansı'nın ilk oturumunda 101 pare top atışıyla Batılı dele­gelere ilan edildi. 23 Aralık 1876'da Kanun-ı Esasi'nin, yani anayasanın yürürlüğe girmesiyle Birinci Meşrutiyet devri başlamıştı. Fakat Batılı müdahale­leri önlemek amacıyla yapılan bu teşebbüs karşı tarafta Osmanlı lehine bir havanın doğmasını sağlamadı.

Anayasanın ilânı Avru­palılar'ın isteklerine karşı bir kalkan olarak düşünülmüştü. Ancak Avrupalı devletlerin amacı Osmanlı İmparatorluğu'nda daha fazla hürriyet ve demokrasinin olması değil kendi çıkarlarını koruyup geliştirmekti. Nitekim konferansın Başkanı Saffet Paşa Meşrutiyet'in ilânını delegelere kısa bir konuşma ile bildirirken, halka yeni haklar verildiğini bu yüzden toplantının bir manasının kalmadığı yönünde bir konuşma yaptığında Rus elçisi, buz gibi bir cevap vererek, gündeme geçilmesini söyledi.

Osmanlı devlet adamları Avrupalı devletlerin temsilcilerini Meşrutiyet'i ilân edip psikolojik açıdan sarsarak, imparatorlukta yaşayan Hristiyanlar'ın özgürlüğü hakkındaki isteklerine karşı direnmek için anayasayı kullanmayı düşünmüşlerdi. Avrupalılar'ın her istekleri karşısında Tersane Konferansı'na katılan Osmanlı delegeleri anayasayı gösterdiler. Ancak bir netice alamadıkları gibi sonunda Rusya ile 1877-1878 savaşına girmek zorunda kaldı.

TEPEDEN İNME ANAYASAYA HALK SAHİP ÇIKMADI

1876 Anayasası sistemli bir düşünce akımının sonucu olarak ve geniş halk kitlelerinin isteğiyle, yani toplumsal dinamizmle ortaya çıkmadı. İkinci Mahmud döneminden itibaren başlayan modernleşme sürecinde yetişen Midhat Paşa, Namık Kemal gibi bir grup insanın yapılan ıslahatları yeterli görmemeleri ve Osmanlı İmparatorluğu'nun kurutuluşu için meşruti idarenin, yani meclis sisteminin getirilmesi yönünde uğraşmalarıyla 1876'da Birinci Meşrutiyet ilan edildi.Birinci Meşrutiyet'in doğuşundaki en önemli faktör, Avrupa'da öğrenim görmüş ve oradaki anayasal hareketleri inceleyen ve imparatorluğun geleceğini parlamenter sistemde gören Genç Osmanlılar hareketinin çabalarıydı. Ancak Meşrutiyet'i hazırlayan başka faktörler de vardı. 1831'den itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nda gazetelerin çıkmasıyla birçok fikir tartışılmaya ve aydın kesim arasında yayılmaya başlamıştı. İkinci Mahmud döneminde başlayan yeniden yapılanmanın bir sonucu olarak kurulan yeni müesseseler de Meşrutiyet fikrinin oluşmasına tesir etti. Meselâ, 1839'dan itibaren Tanzimat devrinde gayrimüslimlerin de katılımıyla oluşturulan taşra meclisleri, Meşrutiyet dönemi için bir hazırlık safhasını oluşturdu.

Meşrutiyet'in ilanı çeşitli vasıtalarla Osmanlı ülkesinin her tarafında duyuruldu. Bu durumdan memnun olanlar kadar, olmayanlar da vardı. Meşrutiyetin ilanına karşı çıkarak aleyhte risaleler yazanlar da oldu. 19. yüzyılda Türkiye'deki halk kitleleri parlamenter sistemi kavrayabilecek bir düşünce olgunluğuna erişmediği için ilk anayasa ve ilk meclise sahip çıkmadı.
Erhan Afyoncu
(Bugün, 04.04.2010)

Osmanlı yenildi, Polonya parçalandı

(Çariçe II. Katerina'nın Osmanlıları yenmesini gösteren temsili bir tablo - Stefano Torelli 1772)

1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Osmanlı mağlup olunca Rusya, Prusya ve Avusturya hep birlikte Polonya'yı paylaşmışlardı.

Tarihin en şansız milletlerinden biridir ve uzun süre başka milletlerin hakimiyeti altında yaşamışlardır. Polonyalılar'a uzun süre destek çıkan tek devlet ise Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nda mağlup olması üzerine Rusya, Prusya ve Avusturya hep birlikte Polonya'yı paylaşmışlardır.

TAMPON DEVLET

Türkler ve Polonyalılar, ilk defa 1389'da Birinci Kosova Meydan Muharebesi'nde karşılaştılar. Polonya, daha sonra 1396'da Niğbolu Meydan Muharebesi'nde Haçlı ordularına destek verdi. 1444'teki Varna Savaşı'nda ise Leh ve Macar Kralı Üçüncü Vladislav hayatını kaybetti. Kralın ölmesinden sonra Macar ve Leh tahtları birbirinden ayrıldı.

İkinci Bâyezid döneminde Boğdan (Moldovya) meselesinden iki ülkenin ilişkileri gerildi. Ancak 1490'da Lehistan ile barış yapıldı ve iki devlet arasındaki ilk antlaşma imzalandı. 1493'te barış yenilendi, ancak aradan dört yıl geçmeden Polonyalılar barışı bozdular. Boğdan hükümdarı Stefan Çel Mare'nin İkinci Bâyezid'dan yardım istemesi üzerine Türk akıncıları Polonya'da taş üstünde taş bırakmadılar. 1503'te yeni bir barış antlaşması imzalandı.

16. yüzyıl Osmanlı-Polonya ilişkileri bir önceki yüzyıla göre daha sakin geçti. Osmanlılar, Polonya'yı düşmanları Avusturya ve Rusya'ya karşı tampon devlet olarak düşünüp ve bu ülkenin istikrarlı bir şekilde yönetilmesinden yana oldular.
(Sakız adası açıklarında Osmanlılarla Ruslar arasında yapılan deniz savaşı - 1770)


POLONYA KRALI'NI OSMANLI SEÇTİ

İkinci Sigismund'un 1571'de varissiz ölmesiyle Jagellon hanedanı sona erdi ve Polonya yeniden istikrarsızlığa düştü. Rusya, Avusturya ve Fransa'nın hanedan aileleri Polonya Krallığı için mücadeleye başladılar. Osmanlılar, Polonya'nın Avusturya ve Rusya'nın kontrolüne girmesini istemediği için Fransa'nın adayını desteklediler ve 1573'te Henri'yi kral seçtirmeyi başardılar. Ancak Henri dört ay sonra Fransa Kralı olunca Polonya tahtı yine boş kaldı. Veziriazam Sokollu Mehmed Paşa, Polonya'nın stratejik öneminin farkında olduğu için, Osmanlı tâbiyetinde olan Erdel Beyliği'nin Voyvodası Stefan Bathory'i 1575'te Polonya tahtına çıkardı.

Osmanlı-Polonya ilişkileri için 17. Yüzyıl bir dönüm noktasıydı. Bu dönemde Tatarlar ve Kazaklar'ın karşılıklı sınır ihlalleri yüzünden Polonya'yla ilişkiler bozuldu. Genç Osman, 1621'de Polonya'ya karşı sefere çıktı.

Lehistan, Osmanlı himayesine giren Kazaklar'a saldırmaya devam edince ilişkiler tekrar gerginleşti ve 1672'de Polonya'ya savaş açıldı. Kamaniçe Kalesi fethedildi ve Türk ordusu, Polonya içlerine kadar girdi. Polonya bu durum üzerine Türk üstünlüğünü kabullendi ve Bucaş Antlaşması yapıldı. Antlaşma ile Podolya Eyaleti tamamen Osmanlı hakimiyetine bırakılmış; Polonya Osmanlı'ya vergi veren bir devlet olmuş ve Lehistan, Kazaklar'ın Ukrayna hakimiyetini tanımıştı. Polonya, kısa bir süre sonra antlaşmayı kabul etmek istemeyip, tekrar mücadeleye girdi. Ancak yeni Polonya Kralı Sobieski 1677'de Zuravna'da yenilince antlaşmayı kabullendi. Sobieski ise intikamını 1683'te İkinci Viyana kuşatmasında Osmanlı ordusuna vurduğu darbe ile aldı.

18. yüzyılda Polonya Avrupa devletlerinin kuklalarını oynattığı bir tiyatro sahnesine döndü. Her devlet kendi adayını Polonya tahtına çıkarmak için uğraşıyordu.

18. yüzyılın ikinci yarısında Rusya'nın desteklediği Üçüncü August'un tahta geçmesi Polonya'yı tam bir Rus uydusu hâline getirdi. Üçüncü August'un yerine yine Rusya'nın desteği ile tahta Pontiyatovski geçti. Polonyalılar, ülkelerinin bağımsızlığını sağlamak üzere harekete geçip, Osmanlı İmparatorluğu'ndan yardım istediler.

Osmanlı yönetimi 1768'de Rusya'ya savaş açınca Polonya bu haberi bir bayram edasıyla karşıladı. Zira Leh milliyetçilerinin büyük çoğunluğunda "Oder ve Vistül'den Türk atları su içmedikçe Polonya'nın bağımsızlığa kavuşamayacağı" inancı vardı. Ancak savaşta Türk ordusu büyük bir mağlubiyete uğradı. Prusya ve Avusturya ile anlaşan Rusya, Polonya'yı bu iki devletle üç aşamada paylaştı.

Osmanlı İmparatorluğu, Polonya'nın yok edilmesini uzun bir süre kabullenmedi. Yabancı elçiler kabul edilirken Polonya elçisinin adı da zikredilir, cevap olarak da "Henüz gelmedi, yolda" denirdi.

KATOLİK SLAVLAR

Polonyalılar'ın dedeleri, Milattan Önce 2 binlerde bu bölgeye yerleşen Slav kabileleridir. Roma medeniyetinin bu bölgeye ulaşmaması sonucu Polonyalılar'ın dedeleri uzun bir süre içine kapalı ve geri kalmış bir şekilde yaşadılar. Bölgenin iklim şartlarından dolayı dışarıdan fazla göç almaması yüzünden Slav unsurlar ağırlıklarını korudular.

Slav kabileleri, 10. yüzyılın ortalarına kadar devletsiz, ilkel ve kabile düzeni içinde yaşadılar. Piast hanedanı bu tarihte Polonyalılar'ı, ilk defa aynı çatı altında topladı. Hanedanın kurucusu Birinci Mieszko, 966'da Hıristiyanlığı benimsemişti. Mieszko, kilisenin yardımıyla ülkenin sınırlarını genişletti ve Katolikliğin diğer Batı Slavları'nca da benimsenmesini sağladı.

Lehler, yani Polonyalılar'ın en önemli özelliği Slav olmalarına rağmen, Katolikliği benimsemeleriydi. Ancak bu yüzden kimseye yaranamadılar. Almanlar'a Slav olmaları yüzünden, Ortodoks Ruslar da Katolik olmalarından dolayı Polonyalılar'ı dışladı.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 11.04.2010)

Mareşal Çakmak'ı kimler öldürttü?

1942'de Başbakan Refik Saydam'ın İstanbul'daki evinde ölü bulunması da, Turgut Özal'ın ani ölümü de çok konuşulmuştur.

Gelin görün ki, Mareşal Fevzi Çakmak'ın, genel seçimlere sadece bir ay kala vefatı nedense fazla ilgi uyandırmamıştır. Oysa olayların seyrine baktığınızda tuhaf bir ölümdür bu. Tuhaf ve şüpheli.

Üstelik eşi Fıtnat Hanım şüpheleri bizzat anlatmış olmasına rağmen iddiaların üzerine gidilmemiştir ki, nereden baksanız ilginçtir.

Nitekim halkın sadece "Mareşal" diye andığı Fevzi Çakmak, siyasete girerken akıbetini adeta sezmiş ve 1947'de düzenlediği basın toplantısında şu çarpıcı açıklamayı yapmıştı:

"CHP propagandacıları beni kastederek "o da, Demokratlar da asılacaktır" diyorlar. Evet. Bu gidişin sonunda ben de, Demokratlar da asılabiliriz. Fakat şuna emin olsunlar ki, asılırsak sadece bu memlekete ve millete hizmet etmek istediğimiz için asılmış olacağız."

Yoksa bu kâhince sözlerden, Tek Parti diktasını yıkmak için Demokratlar ile birlikte bir ölüm yemini ettikleri anlamını mı çıkarmamız gerekiyor? Yorum sizin.

Öte yandan Fıtnat Hanım'ın üzerinde durduğu noktalar şöyle özetlenebilir:

1949 yazında İstanbul'a dönen Paşa, soğuk almış, zatürre olmasından korkulurken, prostattan yatağa düşmüştü. Ameliyat olması gerekiyordu. Böylece Teşvikiye Sağlık Yurdu'na yatırılır. Tam ameliyattan bir gün önce, o zamana kadar ortalıkta görünmeyen bir doktor çıkar meydana. Adı, Fevzi Taner'dir. (Paşa'nın 'Günlükler'inden öğrendiğimize göre asker kökenli bir doktordur.) İlk prostat ameliyatını yapmışsa da, başarısız olmuştur. Basında cayır cayır ameliyatın yanlış yapıldığı yazılmakta ve çeşitli şüpheler ibraz edilmektedir.

Mareşal eve geçer. Bülent Ecevit gibi hastanede bozulan sağlığı, evde düzelmeye başlar. Ancak aynı doktor onları yalnız bırakmamaya kararlıdır. Acayip bir teklifte bulunur. Der ki, hastane masrafı çok fazla olacak, paranız yetecek mi? Fıtnat Hanım'ın cevabı gayet nettir: "Gerekirse evimizi satmaya hazırız."

Ancak bu esrarengiz doktor, yakalarını bırakmak niyetinde değildir. "Hükümet size istediğiniz yerden bir apartman ve bir miktar para vermek istiyor." deyince kafalar karışır. Bu doktor hangi yetkiyle hükümet adına konuşmaktadır?

Besbelli, CHP hükümeti 1946'da kendi saflarına çekemediği Paşa'ya çengel atmaktadır. CHP, hiç değilse Paşa'ya sahip çıkıyor görünme telaşındadır. Hem bu, hem de bu sıkışık zamanında yapacağı teklife evet dedirtirse, 'Bakın, Paşa bizim sayemizde apartman sahibi oldu' diyecek, böylece önünü kesecektir. İktidara karşı muhalefeti tek başına bir parti kadar kudretle yürüten Mareşal'e seçim rüşveti verilmek isteniyordu. Cevap mı? Tabii ki, teklif reddedilmiştir.

Ancak Fıtnat Hanım bu her türlü oyunun döndüğü o seçim atmosferinde Paşa'nın bir suikasta kurban gitmesinden korkmaktadır. Ne ki, esrarengiz doktorun yaptığı tıbbî hatanın düzeltilmesi gerekmektedir. Bu defa ikinci ameliyat için bastırırken görürüz doktoru. Diğer doktorlar 'Acelesi yok, yazı bekleyin' derken, o lapa lapa kar altında yapmak ister ameliyatı. Ancak aile, tanıdığı bütün doktor ve tıp profesörlerini çağırır ve onların gözetiminde yapılan ameliyat gayet başarılı geçer. Plan boşa çıkartılmış gibidir. Şimdilik...
Aile hastaneye Fevzi Paşa'nın kan grubundan 10 şişe kan getirttiği halde, Dr. Fevzi Taner, Ankara'dan bir şişe "plazma" buldurur ve yine hastanede yeni çalışmaya başlayan bir başka doktor ve hemşireyle el birliği yaparak onu Mareşal'in damarlarına vermeyi başarır. Bu arada dost doktorları da her şeyin normal olduğunu söyleyerek gönderir. Plan başarıyla işlemektedir.

Bundan sonrasını Fıtnat Hanım şöyle anlatıyor:

"Ben odaya girdiğimde bir hemşire ile hastabakıcı kan veriyorlardı. Kan verme 10 dakika sürdü. [Ancak] 10 dakika sonra sapasağlam Mareşal gitmiş, yerine başka bir adam gelmişti. [O sırada] Hastanede tek bir doktor bile yoktu."

Mareşal'in titremeye başlaması üzerine hastane müdürünün evine koşar Fıtnat Hanım. Hastayı gören doktorun, "Gitti Mareşal. Benim haberim olmadan tek bir iğne bile yapılmayacak demedim mi?" diye bağırmaya başladığını söylüyor. Kan verilmesinden sonra ateşi 41'e fırlayan Fevzi Çakmak'a yapılan tam 30 adet iğne de fayda etmeyecek ve son nefesini "Allah, Allah" diye verecekti (tarih: 10 Nisan 1950, saat: 07.35).

Sonra Ankara'dan cenazenin derhal gömülmesi için baskılar başlamıştır. Fıtnat Hanım vermez kocasının nâaşını. Yakında bir ev tutarak oraya taşıtır ve haberi duyar duymaz eve doluşan gençlerle birlikte iki gece başında nöbet bekler. Nihayet Mareşal, ayın 12'sinde İstanbul'un gördüğü en kalabalık cenaze törenlerinden biriyle bir millet büyüğü olarak Eyüp'te toprağa verilir.

Acılı Fıtnat Hanım şunu der: "Bize rüşvet teklif eden ve serumu yaptıran doktor Fevzi Taner bir hafta sonra Ankara'dan son model siyah bir arabayla döndü."

Ne var ki, doktorun keyifli günleri sadece 1 yıl sürmüş ve bir kaza sonucunda o da hayatını kaybetmiştir.

Fıtnat Çakmak bir cümle daha söyler ki, adeta 1 numarayı deşifre etmekte, Fevzi Çakmak'ı İnönü'nün öldürdüğünü ima etmektedir: "İnönü kocamı hiç sevmezdi." Öyle ya, durduk yerde bu cümleyi telaffuz etmesinin bir mantığı olmalı, değil mi? Belki daha çok şey söyledi ama bize bu kadarı yansıtıldı. Tabii bir de şu sözleri:

"Şimdiye kadar sustum. Artık millet hakikati öğrenmeli."

Öyleyse sormak hakkımızdır:

Şimdiye kadar yalanlanmadığı halde, 44 yıldır gazetenin deyişiyle bu 'korkunç ifşaat'ın üzerine neden gidilmedi? Neden bünyesi ve nabzı kontrol edilmedi? Paşa'ya neden ve kimin emriyle plazma verildi? Aniden ortaya çıkan doktor, işini bitirdikten sonra nasıl aniden ortadan kaldırıldı?

Unutuyordum az daha: Paşa 1947 tarihli basın toplantısında şunları eklemişti sözlerine:

"Cenab-ı Hak'tan dileğim şudur: Bana, bu milletin hak ve hürriyetlerini elinde tuttuğu günü nasip etmeyecekse bir an evvel canımı alarak bana azap çektirmesin."

Belki de duası tuttu, kim bilir!

Not: Fıtnat Hanım'ın "korkunç ifşaat"ı, ilk olarak 1966 Eylül'ünün 29'unda İzmir'de çıkan bir haftalık gazetede (Hüryol) gündeme getirilmiş, ondan 15 gün önce de başka bir gazetede çıkmıştır.

Mustafa Armağan
(Zaman, 18.04.2010)

Vahdettin, İngilizlerle gizli anlaşma yaptı mı?

(VI. Mehmet Vahidettin (Osmanlı Türkçesi: واحد الدين, Vâhidüddîn, Mehmed-i Sadis)
(d. 2 Şubat 1861, İstanbul – ö. 15 Mayıs 1926, San Remo). Osmanlı Devleti'nin 36. ve son padişahıdır)

Ateşli okurlarımdan birisi sormuş: "Vahdettin'in Milli Mücadele'ye destek verdiğini iddia ediyorsunuz da, neden İngilizlerle yaptığı gizli anlaşmadan bahsetmiyorsunuz?"

Bahsetmediğim doğru ama neden? Sebebi gayet basit: Sahte olduğu için...

Bakın, bunu ben söylemiyorum, Türk Tarih Kurumu'nun Atatürk zamanından beri çıkmakta olan bilimsel dergisi "Belleten"deki makalesinde araştırmacı Salâhi R. Sonyel söylüyor. ("İngiltere Dışişleri Bakanlığı arşivlerinin ışığı altında 1919 İngiliz-Osmanlı gizli anlaşması", sayı: 135, Temmuz 1970, s. 437-462)

Şimdi bazı sözde tarihçilerin Sultan Vahdettin'in "hainliği"nin kanıtı olduğunu iddia ettikleri 12 Eylül 1919 tarihli bu sözde gizli anlaşmaya biraz daha yakından bakalım.

Buna göre Sadrazam Damat Ferid Paşa ile büyük bir ihtimalle İngiliz gizli haber alma servisinin (Intelligence Service) elemanları oldukları anlaşılan 3 levantenin imzalarını taşıyan gizli bir anlaşma yapılmıştır. İşin garibi, anlaşmada İngiltere adına imzaları bulunan M.S. Francer, H. Morlan ve G. Churchill adlı üç 'eleman' da nedense kimse tarafından tanınmamaktadır!

Nihayet 1919 Aralık'ında Fransız kaynaklı bir söylenti çıkar: Vahdettin'in de onayladığı söylenen bu anlaşma hükümlerine göre İngiltere, Türkiye'nin bütünlük ve bağımsızlığını korumayı üstlenmekte, İstanbul başkent olarak Osmanlı'da kalmakta, Boğazlar'ın denetimi İngilizlere verilmekte ve Kürdistan'ın kurulması gerçekleşmektedir. Buna karşılık, Osmanlı Devleti, hilafetin gücünü izin verdikleri bölgelerde İngiltere lehine kullanacak, Kıbrıs ve Mısır üzerindeki haklarından vazgeçecektir vs. (Abdülhamid'in pamuk ipliğiyle dahi olsa bağlı tutmaya çalıştığı Libya, Kıbrıs, Mısır ve Sudan'ı Lozan'da İngilizlere verdiğimizi biliyor muyuz? Madde 17. ve devamına bakın derim.)

Sevgili okurum sözün burasında haklı olarak şunu soracaktır: Ortalıkta kulaktan kulağa sadece bir rivayet dolaşmamakta, aynı zamanda bir 'belge' de sunulmaktadır. Peki ona ne diyeceksiniz?

Doğru, bir 'belge' var da, bu ne kadar 'mevsuk', yani sağlıklıdır, çok tartışılır.

Belgeyi Fransızlar ele geçirip yayınlar ve kısa zamanda hedefine ulaşır. Zira anlaşmanın varlığı duyulur duyulmaz İstanbul'daki işgal kuvvetlerinin arasına bomba düşmüş gibi olur. Fransızlar, İtalyanlar ve hatta Amerikalılar İngiltere'ye bozulurlar.
(Damat Mehmet Ferit Paşa (1853 - 1923), Osmanlı diplomat ve devlet adamı.
VI. Mehmet Vahidettin saltanatında 4 Mart 1919 - 30 Eylül 1919 ve 5 Nisan 1920 - 17 Ekim 1920 tarihleri arasında
toplam bir yıl bir ay on beş gün sadrazamlık yapmıştır. Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki ulusal kurtuluş hareketine
muhalefetinden ötürü vatan hainliği ile suçlanmış ve yurt dışına gitmiştir.)

Ne var ki, inkılap tarihçisi Y. Hikmet Bayur belgeyi arşivde aramış, bulamayınca da suçu Vahdettin'e atmış ve belgenin ya onun tarafından yok edildiği ya da yurtdışına kaçarken götürüldüğü tahmininde bulunmuştur. Ancak yanıldığı çok geçmeden anlaşılır.

Mesela "Nutuk"ta Damat Ferid Paşa aleyhine eline geçen bütün fırsatları değerlendiren Mustafa Kemal Paşa, nedense bu elini olağanüstü derecede güçlendirecek olan sözde 'gizli anlaşma'dan hiç söz etmez. Yani o gizli belge, yakın tarihin resmi metinlerinin başında gelen "Nutuk"ta dikkate dahi alınmamıştır. Bu durum size de çok garip gelmedi mi?

Hatta M. Kemal Paşa, 12 Aralık 1919'da Sivas'tan Kâzım Karabekir'e çektiği telgrafta tam da bu belgeden söz eder ama ona dair şüphelerini de dile getirmekten kaçınmaz. Belgenin doğrulanması ve aslının ele geçirilmesi için çalışılmakta olduğunu söyler. Nitekim yalnız bizimkinde değil, Londra'daki İngiliz Arşivi'nde de aslı bulunamamıştır. Hadi diyelim ki, bizdekini Vahdettin uçurdu, Lozan imzalandıktan sonra İngilizler hâlâ Vahdettin'i korumak için mi saklamışlardır onu?

Kaldı ki, İngiliz işgal yetkilileri anlaşma haberini aldıklarında Lord Curzon'a, belgede adları geçen kişileri tanımadıklarını, "uydurma olduğu şüphe götürmeyen" bu belgenin, İngilizler ile diğer İtilaf güçlerinin arasını açmak üzere düzenlendiğini yazmışlardır. Lord Curzon ise onun kesinlikle uydurma olduğu kanaatindedir. Üstelik bunu Sir George Buchanan'a gönderdiği kapalı telde yazmıştır. Yani düşüncesini saklaması için hiçbir sebebin olmadığı bir ortamda.

Dolayısıyla İngilizlerce dahi resmen yalanlanmış bir sahte belge karşısındayız. Sonuç:

1. Vahdettin böyle bir belgeyi imzalamamıştır.

2. Damat Ferid, Osmanlı Devleti'nin İtilaf kuvvetleri arasında parçalanmadan 'bir bütün olarak' İngiliz himayesine alınması için uğraşmıştır ama nafile. Zira İngilizler, böyle bir himayenin, işgal kuvvetlerini birbirine düşman edeceğini bilecek kadar akıllıdırlar.

Salâhi Sonyel şu hükme varır:

Damat Ferid ile İngiltere arasında böyle bir anlaşma imzalanmamıştır. Belge ya İngiltere'ye doğru kaymakta olan Osmanlı yönetiminin yüzünü kendilerine çevirmek isteyen Fransızlar tarafından uydurulmuştur (ki bu durumda epey işe yaramış ve kısa bir süre sonra Damat Ferid sadrazamlığı kaybetmiştir), ya da Damat Ferid, hem İngiliz, hem de Fransız gizli haber alma servislerinde "çifte ajan" olarak görev yapan üç levanten tarafından aldatılarak böyle bir belgeye imza atmıştır.

Ancak ilginç olan nokta, sahte de olsa belgede Vahdettin'in imza veya onayının bulunmamasıdır; hatta Damat Ferid'in imzası da taklittir! Nitekim Nisan 1920'de 4. kez sadrazam olduktan sonra anlaşmayı kendi ağzından yalanlayacaktır.

Burada şu sorulabilir: Bir sadrazamın İngilizlerin bile tanımadığı 3 istihbarat subayıyla yaptığı 'gizli' anlaşma bir devlet için ne kadar bağlayıcı olabilir, bir; ne kadar ciddiye alınabilir, iki?

Bitmedi daha. Siyaset bilimi eğitimini Sorbonne Üniversitesi'nde tamamlayan Hasan Yıldız'ın Fransız arşivlerinde yaptığı araştırma sonunda anlaşma metninin bir kere daha sahte, yani açıkça Fransız istihbaratı tarafından 'üretilmiş' olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Fransız devlet arşivlerinde yaklaşık 20-30 bin sayfalık bir taramayla sonuca ulaşılmış, önce sahte belge, sonra da onun sahte olduğuna dair belgeler çıkmıştır. (Bkz. Hasan Yıldız, 21. Yüzyılın Başlarında Kürt Siyasası ve Modernizm, İst. 2006, Doz Yay., s. 160).

Tarih sahte belgelerle değil, gerçek belgelerle beslendiği zaman boy atan bir bitkidir.

Mustafa Armağan
(Zaman, 02.05.2010)

İnönü'yü Hitler'e ilk benzeten kimdi?

İstiklal Savaşı yıllarında İstanbul'a gazeteci kimliğiyle gelmiş olan Nobel Ödüllü yazar Ernest Hemingway, "Mustafa Kemal'in kimselerin unutamayacağı, İsmet Paşa'nın da kimselerin hatırlamayacağı bir yüzü var." gözleminde bulunur.

Ünlü romancı bu sözleri söylerken, herhalde İnönü'nün 90 küsur yıl sonra dahi manşetlerden inmemeyi başaracağına ihtimal veremezdi.

Ancak İnönü öylesine bir kapalı kutudur ki, korkarım tam olarak açılmasına 21. yüzyılın ilk yarısının bile nefesi yetmeyecektir.

Başbakanken eleştirilemezdi. Cumhurbaşkanıyken hiç eleştirilemedi. 1950'de Demokrat Parti'ye iktidarı eski defterleri açmama şartıyla devrettiği için eleştiriden yırttı. 27 Mayıs'ta yeniden kutsandığı için kimse yan bakamadı...

Velhasıl, kapanmamış bir hesap var ortada. O kadar ki, İnönü'nün fiilen yaklaşık 50 yıl (30 yılı bizzat, 20 yılı da el altından) süren baş döndürücü uzunluktaki iktidar devrinin yeni yeni çözülmeye başladığını söyleyebiliriz.

Mesela onun Amerikan mandacısı olduğunu henüz tartışmadık. Kâzım Karabekir'in "İstiklal Harbimiz" adlı kitabına aldığı bir mektup, Atatürk Samsun'a çıktıktan çok sonra bile İnönü'nün Amerikan mandacısı olmaya devam ettiğini ortaya koyuyor.

Tarih: 27 Ağustos 1919. Albay İsmet şöyle yazıyor İstanbul'dan Erzurum'a:

"Eğer Anadolu'da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri zemininde Amerika milletine müracaat edilse pek ziyade faydası olacaktır deniliyor ki, ben de tamamıyla bu kanaatteyim. Bütün memleketi parçalamadan bir Amerika'nın murakabesine tevdi [denetimine emanet] etmek, yaşayabilmek için yegâne ehven çare gibidir."

Ancak Karabekir Paşa'nın mektubu yorumlayışı daha da çarpıcıdır. Ona göre bu mektupta bir düşünce (mülahaza) değil, bir "ruhî hastalık" dile gelmiştir. Arkasından İnönü için "müstebid (despot) ruh" ve "hâris (hırslı) dimağ" tabirlerini kullanır.

Atatürk'ün yerine Çankaya Köşkü'ne çıkınca ilk işinin, Bakanlar Kurulu'nun dış görünüşüne çekidüzen vermek olduğunu biliyoruz. "Cumhuriyet" Gazetesi'nin eski sahibi Nadir Nadi, "Perde Aralığından" adlı anılarında Milli Şef'in, bir ara bakanların, hatta Başbakan Şükrü Saraçoğlu'nun bıyıklarına taktığını ve kestirmeleri için baskı yaptığını söylüyor. Zekeriya Sertel'in hatıratında ise şu keskin nota rastlıyoruz:

"İnönü Cumhurbaşkanlığına geldikten sonra diktatörlüğü artırdı. "Tek millet, tek parti, tek şef" diye bir sistem kurdu. [Bu, Hitler'in Almanya için bulduğu slogandı- M.A.] Millet o demekti, parti demek o demekti."

Milli Şef'in demokrasi anlayışını buradan ölçüp biçebilirsiniz aslında ama Hitler'e duyduğu teveccüh, onu çok daha ileri noktalara taşımıştır.

16 Nisan 1939 tarihli gazetelerde ilginç bir haberle karşılaşıyoruz. Bir grup fötr şapkalı ve takım elbiseli (çoğu) bakan ve milletvekilinden oluşan bir grup "elçi", Sirkeci Garı'nda gazetecilere poz vermişlerdir. Bunlar sırasıyla Bayındırlık Bakanı Ali Fuad Cebesoy, emekli General Pertev Demirhan, Genelkurmay 2. Başkanı Asım Gündüz, o tarihlerde milletvekili yapılmış üç gazeteci, Falih Rıfkı Atay, Hüseyin Cahit Yalçın ve Necmettin Sadak'tır. Ne için gitmektedirler biliyor musunuz? Hitler'in 50. yaş gününü kutlamak üzere. Tabii Milli Şefimizin tebrik ve selamıyla! Nitekim Hitler, heyeti yarım saatliğine kabul etmiş ve Milli Şef'e samimi teşekkürlerini bildirmiştir.
(1941'e geldiğimizde 15 Mayıs'ta Hitler'in Milli Şef'e "dostane bir mesaj" gönderdiği haberini manşetten okuruz.
21 Haziran'da ise "Führer ile Milli Şef arasında samimi tebrikler" haberi vardır.
)


1941'e geldiğimizde 15 Mayıs'ta Hitler'in Milli Şef'e "dostane bir mesaj" gönderdiği haberini manşetten okuruz. 21 Haziran'da ise "Führer ile Milli Şef arasında samimi tebrikler" haberi vardır. Bu dönemde Türkçü yayınlarda bir patlama yaşandığına tanık olunur. Ancak Müttefiklerin zoruyla 1944'te bu yayınlar yasaklanır, Türkçüler de tabutlukları boylar.

Aslında Hitler, Atatürk döneminden başlamak üzere bilinçli bir politika gütmüş ve Türkiye'den büyük miktarlarda hammadde çekmiştir. (Özellikle de savaş sanayii için ihtiyaç duyduğu kromu). Karşılığında Türkiye silah almak ister ama vermezler. Bunun yerine mamul madde satın almaları istenir. Nazi Almanya'sına krom satışı, Müttefiklerce 1944'te Türkiye'ye bir nota verilinceye kadar devam edecektir.

Görüldüğü gibi İnönü döneminde sadece Hitler'in bıyığına imrenilmemiş, 19 Mayıs gösterileri dahil pek çok alanda Naziler bal gibi örnek alınmıştı. Tabii basına talimatlar verilmesi, manşetlerin kaç punto ile atılması gerektiği gibi yukarıdan emirler, süresiz keyfi gazete kapatma rezaletleri de benzerlikler arasındaydı.

İşin garip tarafı, şimdi bize İnönücülük taslayan "Cumhuriyet" gazetesinin, Milli Şef döneminde kapatılan ilk gazete olmasıdır. Kurucusu Yunus Nadi ile oğlu Nadir Nadi'nin daha Milli Şef safını belirlemeden önce Alman yanlısı bir tavır içine girmiş olmaları (ne hadlerine!) "Cumhuriyet"in aylarca kapalı kalmasıyla ödüllendirilmiştir! (Ne var ki, 1941'den sonra bu defa Almancılık geçer akçe olacaktır.)

Gazetesinin kapatılması Yunus Nadi'yi derhal harekete geçirmiş, eski dostu İnönü'yle görüşüp meseleyi halletmek istemiştir. Lakin ne mümkün! Bir çözüm yolu bulur ve doğru Ankara Garı'na gider. Milli Şef'i karşılayanlar arasına katılarak derdini anlatmaktır niyeti. Ancak hiç beklemediği bir tepki alır. "Ticari maksatlar uğruna siyasi yazılar yazılmasına müsaade edemezmiş." Milli Şef. "Katiyen müsaade edemem" der ve Yunus Nadi'nin elini bile sıkmadan çıkar gider.

İşte oğul Nadir Nadi'nin patladığı an budur. "Perde Aralığından"a, bugünkü tartışmalara ışık tutmak istercesine şu zehir zemberek satırları not düşer:

"Sorumsuz bir cumhurbaşkanı nasıl olur da tıpkı Hitler gibi, Mussolini gibi hakaret edercesine uluorta bir arkadaşını paylardı?"

Anlaşılan, Nadir Nadi, "Hitler ve Mussolini gibi" birisiyle karşı karşıya olduğunu cici gazeteleri kapatılınca anlamış. Peki ezanı Arapça okudu diye falakaya yatırılanların, Kur'an öğretiyor diye hapse girenlerin feryatlarını gazetelerinde yıllarca "Kara irtica hortluyor" diye yüreklerini soğutarak verenlerin feryat etmeye hakları var mıydı? Hitler'in 'uzun bıçağı'nın bir gün kendilerini de keseceğini düşünememişler miydi?

Mustafa Armağan
(Zaman, 09.05.2010)

Demokrasinin 60'ıncı yılı

(Milliyet gazetesinin seçimlerle ilgili 1950 yılındaki manşeti.)

Bugünkü dünyanın büyük çoğunluğu için başlıca dert olan sağlıklı seçim yapma, Türk demokrasisi için büyük sorun değildir. 14 Mayıs 1950’den beri bunu yürütmeyi başardık.

14 Mayıs 1950 seçimleri Türkiye tarihinde “Demokrasinin zaferi, demokratik hayata geçiş” gibi başlıklarla anılır. Benim gençliğimde çok yaygın olan bir görüşe göre, bu İsmet Paşa’nın bir hatasıydı ve zamansız olarak çok partiye geçiş nedeniyle rejim ve inkılaplar darbe yemişti. Taraftarlarına halen tek tük rastlanmakla birlikte bu görüş zaman içerisinde hayli değişmiştir; aksine 1950 seçimlerinin tarihi rolünü olağanın üstünde abartarak yorumlayanların da sayısı artıyor.

Türkiye’de sol 14 Mayıs 1950 geçişini tek partici bazı Kemalistler gibi ağa-kapitalist-kasaba tüccarının iktidarı olarak değerlendirme eğilimdeydi. Hatırlıyorum; 1960’larda Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki anayasa hukuku seminerlerinde Deniz Baykal bürokrasinin iktidarına karşı DP’nin bazı anti-bürokratik açılımlar getirdiğini ve halkın bu hareketi desteklemesinin neden gerekli olduğunu söylediğinde sınıfta itiraz edenler olurdu.

O tarihlerde Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Sosyalist Fikir Kulübü başkanı olan ve Marksist çizgiyi izleyen Hüseyin Ergün de olayı benzer şekilde tahlil ettiği için sosyalist arkadaşlarının hücumuna uğramıştı.

Değişiklik bütün toplumların en masum isteğidir. İmparatorluğun bedelini Anadolu ödedi. Arabistan çöllerinde, Kafkas eteklerinde, Galiçya’nın kışında şehit düştüler. Yoklukta çizilen vatan sınırı içinde iktisadi sıkıntıların ve asırların getirdiği birikimsizliğin bedelini ödediler. Tek parti iktidarının 20 yıl içinde insanlara refah ve aydınlık getirmesi düşünülemezdi. Türkiye mevcudu korumak için önce devlet olmak zorundaydı.

Devletin devlet olamamasının ne demek olduğunu 1950’li ve 60’lı yılların başında Suriye, Ürdün gibi ülkelere gittiğiniz zaman görürdünüz. Kanun ve nizamın yerleşmesi, bürokrasinin varlığını hissettirmesi, üretim yaptıramasa ve artıramasa bile bölüşümü kontol edilebilmesi küçümsenecek şeyler değildir.
Dünya şartları CHP’yi değişmeye çağırdı

Tabii ki hiçbir toplumun böyle bir düzeni mutlulukla benimsemesi söz konusu değildi. 1930’larda, hele 1940’larda harp içindeki devletin ana görevi nizamın koruyucusu olduğunu hissettirmekti. Savaş boyu Türkiye halkı çok sıkıntı çekmişti. Karaborsacılığa karşı, fakir köylünün üretimi ceberrut bir denetim altında tutuluyordu. O zamanın genç savcılarından merhum Şinasi Akgönenç bana şunu söylemişti: “Köylünün sakladığı beş-on teneke buğdayı müsadere ediyorsun, sonra onları silosuz ve katarların uğramadığı demiryolu istasyonlarında çürütüyorsun.” II. Dünya Savaşı’nın şartları buydu. Öte taraftan da karaborsa gene devam ediyordu.

Fakat İçişleri Bakanlığı’nın arşivlerinde tesadüfen bulduğum yazışmalarda tespit etmiştik. Türkiye çok az sayıdaki emniyet kuvvetiyle ağır dünya şartlarında asayişi sağlayabilmiş; isyan ve yağmayı önlemiştir. Köylüler mecburi çalışma düzeniyle madenlere indirilmiştir. Ama ülke kendi iptidai şartları içinde işleyebilmişti. Hayatını sıkıntısızca sürdürebilenler az sayıdaki memurlar ve çok daha az sayıdaki harp zenginleriydi.

Cumhuriyet Halk Partisi kadrolarını yenileyemeyen bir partiydi; partiye girip çalışmak bile bir nepotizm yani akraba ve yakın kayırıcılığı, imtiyazdı. II. Dünya Savaşı sonrası değişen dünya şartları, CHP’yi değişikliklere uymaya çağırdı ve itiraf etmeli ki; İsmet İnönü ve CHP bunu başardı.

Demokrat Parti CHP’nin çocuğudur. Celal Bayar Atatürk’ün sevdiği iktisat vekili ve son başvekildi. Adnan Menderes 1930 Serbest Fırka deneyimi sırasında Aydın il başkanıydı. En başta Atatürk’ün hiddetini celbetmiştir. Ama Atatürk onun sözlü ve yazılı raporlarından çok etkilenmiş ve onu CHP listesine aday koymuştu.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 16.05.2010)