25 Aralık 2010 Cumartesi

İstiklâl Marşı muamması

Osman Zeki Üngör (1880 İstanbul - 1958 İstanbul. Besteci, orkestra şefi, keman virtüozu)

Almanya'daki GEMA isimli kuruluşun İstiklâl Marşı'ndan telif hakkı istediği ortaya çıkınca, Bakanlar Kurulu bundan 80 sene önce yapılması gereken işi yapmaya soyundu ve marşın kamulaştırılması kararını imzaya açtı.

Ama, bir Alman kuruluşunun İstiklâl Marşı ile ne alâkası olduğu pek sorgulanmadı... Söyleyeyim: GEMA, bir telif hakları kuruluşu, yani bestecilerin ve müzisyenlerin haklarını koruyan bir meslek birliğidir ve bu konuda faaliyet gösteren müesseselerin en eskilerindendir. Türkiye'de gerçek anlamda bir telif hakları kanununun mevcut olmadığı senelerde birçok Türk besteci, Almanlar'ın GEMA'sı ile Fransızlar'ın SACEM'ine üye olmuşlar ve hakları bu meslek birlikleri tarafından korunmuştur.

GEMA'nın haklarının korunması için kendisine vekâlet vermeyen bestecilerin eserlerine müdahalede bulunması ve her çalınıştan sonra telif hakkı istemesi sözkonusu değildir, böyle bir hak ancak bestecinin yahut vârislerin yetkilendirmesi ile mümkündür. Dolayısı ile GEMA'nın böyle bir işe kalkışması, Osman Zeki Üngör'ün vârislerinden yetki belgesi almış olduğu anlamına gelir. Yani, İstiklâl Marşımızın bestekârının hakları, şu anda bir Alman meslek birliğinin himayesindedir!

Bu yazdıklarımdan, millî marşımızın bestecisine ait hakların bir Alman telif kuruluşuna verilmiş olduğunu eleştirdiğim mânâsını çıkartmayın! Vârisler, bana sorarsanız en doğrusunu yapmışlardır, zira Türkiye'de "telif hakkı" meselesi, özellikle de musiki alanındaki telifler konusu hâlâ karmakarışıktır. Kanuna göre oluşturulmuş meslek birlikleri arasında işbirliği falan hakgetiredir; üstelik bu meslek kuruluşlarından biri yönetiminden, harcamalarından ve ödemelerinden kaynaklanan şikâyetler sebebiyle kayyuma devredilmiştir.
UNUTULAN BİR TARTIŞMA
İstiklâl Marşı'nın bestesinin Bakanlar Kurulu kararıyla kamulaştırılması çalışmalarına başlandığını öğrendiğimde, 1940'lı senelerde uzun uzun tartışılmış olan bir iddiayı hatırladım: Marşın melodisindeki ana temanın özgün olup olmadığını...

İddiaya göre, ana tema 1845 ile 1902 seneleri arasında yaşayan ve "Tuna Dalgaları", "Çardaş", "İki Gitar" gibi meşhur olan çok sayıda eserin sahibi lon Ivanovici adındaki bir Romen besteciye aitti! Ivanovici'nin "Carmen Silva" isimli valsinden alınmış, bu iş yapılırken vals temposu bir dörtlük ilâve edilerek marşa dönüştürülmüştü!

Cemal Reşid Rey'in "Onuncu Yıl Marşı" hakkında ortaya atılan söylentiler gibi... 18. yüzyılın meşhur Fransız filozofu Jean-Jacques Rousseau, 1750'lerde "Le Devin de Village" yani "Köy Kâhini" ismini verdiği kısa bir opera bestelemişti. Eserin içerisinde, oyunun kahramanlarından Colette'in okuduğu, "Saadetimi kaybettim, hizmetkârımı kaybettim" sözleriyle başlayan bir şarkı vardı. 1950'li senelerde, bu şarkının bizde "Çıktık açık alınlaaaa!" hâlini aldığı ileri sürülmüş ve bu benzerlik yüzünden Onuncu Yıl Marşı'nın bestesinin değiştirilmesi bile teklif edilmişti...

KOLAYCA BULABİLİRSİNİZ
İstiklâl Marşı hakkında bir başka iddia daha vardı: Eserin bestecisi olan viyolonist Osman Zeki Üngör, Ankara'da o zamanki ismi "Riyâset-i Cumhur Musiki Heyeti" olan bugünün Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın başına geçmeden önce, Sultan Vahideddin'in sarayındaki orkestranın başında idi. Hükümdara "Şeh-i âlem mâh-ı envâr ...sultânım" sözleriyle başlayan bir "medhiye" sunmasının yanısıra, padişahın tahta çıkması münasebetiyle bir de marş bestelemiş ama Sultan Vahideddin marşı çaldırmamıştı. Mehmed Akif'in şiiri daha sonra işte bu marşın üzerine yerleştirilip "İstiklâl Marşı" yapılmıştı ve prozodinin bozuk olmasının, yani güfte ile bestenin uyumsuzluğunun sebebi de buydu!

Bir zamanlar temin edilmeleri zor olan iki eser, yani Ion Ivanovici'nin "Carmen Sylva"sı ile Jean-Jacques Rousseau'nun "Le Devin de Village"ı arandıklarında artık internette bile hemen bulunabiliyorlar. Dolayısı ile bu her iki marşımız hakkında hiçbir yorum yapmayayım, Ivanovici ile Rousseau'nun eserlerini dinleyin ve kararı kendiniz verin...

Murat Bardakçı
(Habertürk, 08.12.2010)

Abdülhamid'in kızı, çocuğunun tedavisi için 100 liraya muhtaçtı

"Son Osmanlılar" belgeselinde bugüne kadar yayınlanmamış çok sayıda doküman ve fotoğraf da yeralıyor.

İşte, bu belgelerden biri: Son dönem Osmanlı tarihinin en güçlü hükümdarlarından olan İkinci Abdülhamid'in 1887 ile 1960 yılları arasında yaşayan kızı Ayşe Sultan'ın, Fransa'da sürgünde bulunduğu 1951'de, amcası son padişah Sultan Vahideddin'in yine Fransa'da sürgünde yaşayan kızı Sabiha Sultan'a 17 Temmuz günü gönderdiği duygu dolu bir mektup... Ayşe Sultan "gözyaşları içerisinde yazdığını" söylediği mektubunda, kuzeninden hasta olan oğlunun tedavi masrafları için 100 lira istiyor:

"İki gözüm sevgili hemşirem,

Eğer bir mecburiyet altında olmasaydım yazmaz ve rica ile rahatsız etmezdim. ...İçler acısı oğlum Hamid, bir aydır büyük krizler geçirerek hayatı ile mücadele etmektedir. Ne yapacağımı bilmeyerek şaşkın, meyus, nikbin, gözyaşımla kaldım.

Doktorlar hemen derhal hastahaneye girip tedavi edilmesi lüzum-ı kat'isini söylüyorlar. Aksi halde maazallah, hayatı tehlikededir. ...Ne yapacağımı bilmiyorum. Bana yüz lira göndermen mümkün müdür kardeşim? Eğer bana bu iyiliği edersen, oğlumun hayatını kurtaracaksın.

Senin nasıl şefkatli bir anne olduğunu biliyorum. Benim bu feláketimde yardım etmenizi rica ederim. Mektubumu yazarken gözyaşlarım akıyor. Allah sana evládlarını bağışlasın. Cevabını serian (hızlı bir şekilde) bekleyerek yardımını tekrar rica eder, muhabbetle gözlerinden öperim sevgili kardeşim.

Ayşe
"

Murat Bardakçı
(Hürriyet, 17.01.2006)

Osmanlı'da zina cezaları


Meclis, önümüzdeki günlerde zina yapan erkeğin altı ayla iki sene arasında hapsedilmesini yasalaştıracak... Bu ceza benim gözüme az göründü ve milletvekillerimize fikir vermek maksadıyla eski kanunlarımızdaki zina cezalarını bir hatırlatayım dedim...

TBMM Genel Kurulu önümüzdeki günlerde bir kanun tasarısını oylayacak, büyük ihtimalle kabul edecek ve bu oylama asırlardır devam eden bir kararsızlığımızı, ‘‘zina cezası’’ konusundaki çelişkimizi nihayete erdirmiş olacak...

Gündemdeki tasarı, mâlum, ‘‘zina yapan kadınla beraber erkeğin de hapsedilmesi’’ hakkında... Adalet Komisyonu'nun hafta içinde verdiği karar Genel Kurul'dan geçince artık sadece zina eden kadın değil yatakta onunla beraber basılan, eski tabiriyle ‘‘aradan kılıç geçmeyecek vaziyette’’ yakalanan erkek de hapsedilecek, altı ayla iki sene arasında hapiste kalacak...

Ama bazı yazarlarımız, her nedense karşı çıkıyorlar bu işe... ‘‘Zina kanuni değil, ahlâki bir suçtur; medeni ülkelerde sadece boşanma sebebi sayılır, yasak edilmiş olmasının gerisinde yatan sebep nesillerin meşruluğunu korumaktır’’ gibisinden sözler ediyorlar... Ben, bu itirazlarını zina cezaları konusunda geçmişteki kararsızlığımızı bilmemelerine bağlıyorum...

İşte, birkaç örnek:

Fatih Sultan Mehmed zina yapandan ‘‘para cezası’’ alır, Yavuz Selim'in sadrazamı Lütfi Paşa zina suçlusu kadının cinsel organının dağlanmasını emreder, Üçüncü Ahmed ‘‘Fazla üzerlerine gitmeyin; tenbih edip korkuttuktan sonra bırakın’’ der... Ama İkinci Bayezid ‘‘Zinacı erkeğin şeysini kesin’’ diye bir kanun çıkartır... Zina yapanın taşlanmasının yani ‘‘recm’’ edilmesinin şeriat emri olduğunun söylenmesine rağmen, 600 senelik Osmanlı tarihinde sadece bir defa, 1680'de uygulanır bu hüküm... Aksaraylı Abdullah Çelebi'nin bir Yahudi delikanlısıyla basılan karısı Sultanahmet Meydanı'nda taşlanarak idam edilir...

Tasarının mimarlarını, en başta Devlet Bakanı Işılay Saygın'ı kutlamamın sebebi de bu... Hiç bir etki altında kalmadan ve modern dünyadaki uygulamaların gözlerini boyamasına izin vermeden böyle bir kanun çıkartarak asırlardır devam eden kararsızlığımıza son vermeleri...

Memleketin bütün sıkıntılarının temelindeki bu en büyük derde deva bulmamızla artık enflasyon da düşecek, terör de bitecek, Susurluk işi de halledilecek, irtica da ortadan kalkacak ve hemen Avrupalılaşacağız... Şükürler olsun!..

Bu resmî küfür belgesini kim sümen altı etti?

Bir koro şefi düşünün... Müzik yapacağı yerde sanatçıların üzerlerine yürüyüp gırtlaklarına sarılsın, Ankara'dan ceza üstüne ceza alsın, hatta görevinden bile alınsın ama bütün bu kararlar ona iki senedir her nedense tebliğ edilememiş olsun! İşte, böylesine inanılmaz bir ‘‘sanat’’ öyküsü...

Kültür Bakanlığı'na bağlı Türk Müziği korolarının şeflerine son zamanlarda bir haller olmuştu... Çoğu, müzik yapmak yerine otorite oyununu tercih ediyordu... Kimisi kendisini ayakta karşılamayan sanatçıyı izinsiz bırakıyor, kimisi koskoca koroyu konser sahnesi yerine içkili gazinolara çıkartıyor, kimisi sanat arkadaşlarının ‘‘tek sesli müzik yapan küçük beyinliler’’ olduğunu yüzlerine karşı hatırlatıyor, kimisi de çek-senet işlerini koroya taşıyordu...

Bakanlık, geçen haftalar içinde korolarda küçük de olsa bir temizlik yaptı ve tiran olmayı sanatçılığa tercih eden şeflerin bazısı görevden alındı ve yerlerine ‘‘müzisyenler’’ getirildi...

Ama işlerin bu kadarla bitmediğini, bazı şeflerin daha başka işler becerdiklerini, meselâ sanatçıların gırtlaklarına sarılmaya, annelerinin yahut babalarının hatırını sormaya merak sardıklarını ben yeni öğrendim...

Samsun Devlet Klasik Türk Müziği Korosu'nda yaşananlar gibi...

Samsun'da senelerdir devam eden bu alaturka maceradan bana gelen bir dosya vasıtasıyla haberdar oldum ve içindeki belgeleri okuyunca hayrete, hayretten de öte dehşete düştüm...

Koronun şefi öteki meslektaşlarından daha değişik bir metod uyguluyordu Samsun'da... Sanatçılara hakaret etmiyor, önce fiziki bir tatbikat yapıyor yani gırtlaklarını sıkıyor, aile mensuplarının ve yakınlarının hatırını sorma faslı bu saldırıdan sonra geliyordu...

İş bakanlığın teftiş kuruluna havale edilmiş, müfettişler şefin bu şekildeki ‘‘sanat oyunlarını’’ defalarca tekrarladığını ortaya çıkartınca peşpeşe ceza yağdırmışlardı: Üstada bol bol kınama verilmiş, aylığı kesilmiş ve en nihayet görevden alınmıştı... Ama koronun şefi Taner Çağlayan'a her nedense bir türlü tebliğ edilememişti bu kararlar... Bir genel müdürün dosyayı sümen altı ettiği ve iki seneden beri orada tuttuğu söyleniyordu...

Kültür Bakanı İstemihan Talay'ın Samsun'dan geçen hafta kendisine iletilen bu konudaki şikâyet dosyasını inceleyip gereğini yapacağından eminim ama hepsinden önce bir belgeye dikkatini çekmek istiyorum: Personel Dairesi'nden yazılan 17 Ekim 1995 tarihli ve B. 16. 0. PER. 0. 16. 00. 00. 640 (341) 13432 sayılı belgeye... Şefin gırtlak sıkma operasyonu belgede o kadar güzel anlatılıyor ki...

Zina terimleri sözlüğü

Eski hukukta, evlilik dışı bütün cinsel ilişkiler ‘‘zina’’ sayılır... Erkeğin yahut kadının evli olup olmaması önemli değildir; bekârların nikâhsız ilişkiye girmeleri bile zinadır ve suçtur...

İşte, yüzlerce yıl öncesinin zina kavramlarından bazıları...

Zânî: Zina eden erkek.

Zâniye: Zina eden kadın.

Muhsan: Büluğa erişmiş evli erkek.

Gayrı muhsan: Evlenmemiş erkek.

Recm: Zina yapanların taşlanarak öldürülmesi cezası.

Celd: Zina yapan erkek ve kadına ceza olarak uygulanan 100 sopa.

İffet: Zinadan uzak durmak.

Fahşe: Yüz kızartıcı hareket.

Tagrib: Zina suçlusu erkeğe verilen sürgün cezası.

Hîz: Erkeklerle para karşılığı cinsel ilişkide bulunan eşcinsel erkek.

Defter-i hîzân: Hîzlerin kaydedildikleri defter.

Osmanlı'da zina cezaları

TBMM'deki tasarı zina yapan erkeğe altı ayla iki sene arasında hapis öngörüyor ama bu cezalar bence az ve geleneklerimize de aykırı... Milletvekillerimize genel kuruldaki oylama öncesinde ilham verebilmek için eski kanunlarımızdaki bazı zina cezalarını hatırlatayım dedim...

Eğer bir kimse karısını bir başka erkekle ilişkide bulunurken yakalasa ve her ikisini de öldürse o kimse yargılanmaz, diyet istenmez, günah işledi diye cezalandırılmaz (Kanuni Süleyman'ın Zülkadir Ayaleti Kanunnamesi, madde:13).

Eğer evli bir kişi zina yapsa ve yaptığı sabit olsa ve o kişi bin akçalık servete sahipse üçyüz akça ceza alına. Serveti altı yüz akçayse iki yüz, daha aşağı ise servetine göre yüz, elli yahut kırk akça alına (Fatih'in Umumi Kanunnamesi, madde:1).

Eğer avrat zina etse ve zengin olsa, erkek gibi ceza vere (Aynı kanunname, madde:3).

Eğer evli bir kişi zina yapsa ve o kişinin bin akçalık serveti olsa, idam edilmediği takdirde varsa 400 akça ceza alına (Yavuz Selim Kanunnamesi, madde:1).

Avrata ve kıza tecavüz edenin içmeği (erkeklik organı) kesile. Kıza ve avrata zorla nikâh ettiren cebren boşatıla, adamın sakalı kesile ve iyice bir dövüle. Avratla yakalanan idam edile (İkinci Bayezid'in Umumi Kanunnamesi, madde:26).

Destursuz bir konser broşürü

Bu hafta ‘‘Mevlânâ Haftası’’ydı... Devlet erkânı Konya'ya taşındı, birçok yerde sema ayinleri düzenlendi ve bol bol Mevlev; müziği konseri verildi.

Konserlerden biri geçen Pazar günü İstanbul'da, Atatürk Kültür Merkezi'nde'ydi. Ender Ergün idaresindeki Devlet Klasik Türk Müziği Korosu, Hüseyin Fahreddin Dede'nin Acemaşiran Ayini'ni icra etti.

Ben konsere gitmedim, sadece broşürünü gördüm ve broşürdeki garip bir iddia dikkatimi çekti: ‘‘...Bu büyük eserleri daha değişik bir anlayışla saf birer müzik halinde sunma önderliğini de üstlendik’’ deniyordu... Yani Mevlevi ayinleri bugüne kadar sema törenleri dışında hiç bir yerde çalınmamıştı ve öncülük Ender Ergün'ün Dr. Nevzad Atlığ'dan devraldığı koroya aitti...

Hemen, senelerdir sakladığım çuval dolusu eski konser programını salonun ortasına döktüm, Mevlevi ayini konserlerini aradım ve daha ilk anda üç adet broşür buldum: İstanbul Konservatvarı'nın Münir Nureddin idaresinde 1971'in 3 Ocak'ında, 1973'ün 18 Şubat'ında ve 30 Aralık'ında verdiği konserlerin broşürlerini... Münir Bey her üç konserde de birer Mevlevi ayini çaldırmıştı...

Arasam böyle daha bir hayli eski program bulurdum ama, bu kadarı yeter diye düşünüp bıraktım...

Şimdi, Ender Ergün idaresindeki koronun broşürünü hazırlayanlardan küçük bir ricam var: Tevazuyu bu kadarla bırakmasınlar, daha da ileri gidip ‘‘Manda yuva yapmış söğüt dalına’’ yahut ‘‘Tombul memeli gelin’’ türkülerini de ilk defa kendilerinin icra ettiğini söyleyiversinler, iş tamam olsun...


http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=-279806


Sovyetler Birliği’nin çöküşüne Türkiye’den bir bakış

Leon Trotsky, Vladimir Lenin, ve Lev Kamenev, İkinci Komünist Parti Kongresi'nde. 1919.

Türkiye’nin aydınları, 20’nci yüzyılın en büyük yapısal değişimine gereken ilgiyi göstermedi. Yalçın Küçük’ün “Sovyetler Birliğinde Sosyalizmin Çözülüşü” kitabı dikkate alınmalı.

Artık Sovyetler Birliği yok; resmen dağıldı. Yerine Rusya İmparatorluğu’nun eski vilayetleri ve eski halklarının federe üyeler halinde katıldığı bir Rusya Federasyonu çıktı. Bu federasyonun içinde siyasi, ekonomik, kültürel ve toplumsal geleneklerinin kuvveti itibarıyla Ruslara yakın tek unsur, Volga Tatarlarıdır. Bu halkın nüfusunu bazıları 15 milyon, bazıları ve resmi makamlar daha küçük olarak veriyor; her halukarda yüzde 10’un altındadırlar. Mesela yanı başlarında onlara tarihi etnik yakınlığı olan (belki de bazı buluntulara göre Macarlara akraba olan) Başkırtlar dahi iktisadi ve kültürel bakımdan daha zayıf durumdadırlar. Bulundukları cumhuriyette de nüfusları yüzde 20 miktarındadır.

Kuzey Kafkasya’daki etnik grupların hiçbiri kendilerine ayrılan bölgede yüzde 50 nüfusu bulmuyor. Sibirya’da Yakutya (Saha cumhuriyeti) gibi Türkiye’den geniş arazide sadece 300 bin nüfus var. Sibirya’da Urallarla Pasifik Okyanusu arasındaki bölgede toplam nüfus ancak 25 milyondur. Buraya Çin’den pasaportsuz bir nüfus nüfuz ediyor.

Eski tarihi Sovyet üyeleri 20 yıldır bağımsızlar. Yeni Rusya’nın kendine göre bir gelişme potansiyeli var. Aynı zamanda da bir durağanlığı, sıkıntısı çekilmeyen tek unsur ise devlet adamıdır. Rusya’nın fetret devrini Putin bitirdi.

Türkiye’nin aydınları yanı başlarındaki Rusya’nın depremine gereken ilgi ve bilgi ile bakmayı bilmediler. Eski yıllara nispetle tek özgün gelişme; birtakım gençlerin muhtelif yollarla Rusya topraklarında çalışmaları veya okumaları, bu sayede mahalli halk ve münevverlerden topladıkları bazı bilgi ve yorumları Türkiye’ye taşımaları olmuştur. İçlerinde çok az miktarda sistematik bilgi taraması yapanlar var.
Kitapta pek rastlamadığımız yorumlar ve kaynaklar var
Fakat Anglo-Sakson kaynakları kırıntı halde okuyup nakletme alışkanlığımız elan bitmedi. Soğuk Savaş döneminde insanlar Harvard’da ve Oxford’da Sovyetlerin nasıl incelendiğine dikkat etmediler, aynı şeyi yapamadılar, bugün de aynı durum sürüyor. Rusya nedir? Sovyetler nasıl yıkıldı? Kendine özgü düşünüp yaklaşan pek olmadı, bu bakımdan Yalçın Küçük’ün “Sovyetler Birliğinde Sosyalizmin Çözülüşü” kitabını kim ne derse desin dikkate almalıdır, üstelik bu çalışma 20 yıl önce yayımladığı tezlerin yeniden ele alınıp yeni belgelerle bezenmesiyle ortaya çıktı.

Kitapta pek rastlamadığımız yorumlar ve kaynaklar var. Ona göre Lavrentiy Beria kendinden önce bu mevkide olan Nikolay Yejov’un yerine NKVD’nin (İçişleri Halk Komiserliği) başına geçtiğinde ortalık durulmuş. Gerçekten de Yejov’un, Stalin’in emriyle yok edildiği ve Lavrentiy Beria iş başına geldiği gün, bu tip soruşturma ve tutuklamalarının durduğunu ünlü bestekâr Şostakoviç’in anılarında bile bulmak mümkün. Poliste bir gün evvelki sorgulamalar aniden sona eriyor. Ne var ki devletin terörü kabaca değil daha rafine olarak devam etmiştir (benim notum).

Kitapta daha başka ilginç kaynaklar kullanılıyor. Beria, Stalin döneminin hemen sonunda halkın tüketim imkanlarının yeniden düzenlenmesi (zira savaştan çıkan halkın durumu berbattı) cumhuriyetlerde yerli komünist yöneticilere fırsat verilmesi, dış politikada savaştan bezen ABD ve Avrupa ile bir barışçı politikaya gidilmesi, Çin ve Kore’den desteğin yavaş yavaş çekilmesi gibi programlar öne sürüyor. Anlaşılan Politbüro’nun Kruşçev, Malenkov, Molotov, Mikoyan, Varoşilov, Kaganoviç gibi üyeleri bir Gürcüden sonra öbür Gürcünün egemenliğine karşıdırlar. Korkutucu olan Beria’nın anti-Ortodoks fikirleri değil, Rusya’nın eritilme politikasının önerilmesidir, adam yok ediliyor (kurşuna dizildi).

Sovyet rejiminin sosyalizmden uzaklaşma nedenini anlatıyor
Yalçın Küçük sonraki 40 yılın içinde Sovyet rejiminin sosyalizmden uzaklaşmasına kâh bazı kaynaklara, kâh kendi gözlemlerine dayanarak bakıyor. Mesela Gorbaçov devrinin ekonomik danışmanı Agil Aganbegyan hakkındaki gözlem ve değerlendirmelerini okumak gerekir. Fakat sosyalizmin çöküşünün nasıl hızlandırılacağı üzerindeki yorumları 70’li yıllardan itibaren (yani Amerika’nın Vietnam’da gerilediği dönem) Sovyetler Birliği’nin aşırı silahlandığı ve nükleer gücünün bir tehdit olduğunun Henry Kissinger tarafından Batı’ya kabul ettirilmesini vurguluyor. Gelişme açık; Sovyetlerden korkulacak ama aynı zamanda da Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku kendi içinde silahlanma dolayısıyla bir ekonomik sıkıntı içinde bunalacak.

Batı bu gelişimi gerçekten bilinçli olarak körükledi mi? Bunu henüz bilemeyiz ama gerilimin Sovyet sistemini çürütmeye başladığı açık.

20’nci yüzyılın en büyük tarihi yapısal değişiminin Marksist Türk aydını tarafından tahlili ilginç ve öğretici. Ne düşüncede olursak olalım, dünyaya kendi gözlüklerimizden de bakmayı bilmek lazım.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 19.12.2010)

Osmanlı'nın sorumluluk duygusu ve Osmanlı coğrafyasına borcumuz

İster bir Osmanlı Barışı'ndan isterse mevhum bir Yeni Osmanlıcılık akımından bahsediliyor olsun, konuşanın da anlayanın da tarihin bir tane Osmanlısı olmadığını bilmesi gerekir.

Osman Gazi'den Kanuni Sultan Süleyman'a kadar devam eden evrenin Osmanlısı ve o Osmanlı'nın zaman ve mekân algısıyla II.Mahmud dönemi Osmanlı'sını veya II.Abdülhamid'in Osmanlı'sını birbiriyle bir tutamazsınız. Prens Sabahaddin'in de bir Osmanlıcılığı vardı; Enver Paşa'nın da. Biri adem-i merkeziyetçilikten yanaydı; diğeri kaybedişler döneminde cihan hakimiyeti hayalleri kurabiliyordu.

Şimdilerde Yeni Osmanlıcılıktan bahsedenlerin Osmanlıcılıkları da yenidir. Herhalde birbirinden çok farklı özellikler gösteren tarihî Osmanlı tecrübelerinin hiçbiriyle örtüşmez. Zihinlerinde homojen bir Osmanlı telakkisi oluşturuyor, sonra aslında tarihte hiç var olmamış bu sentezin canlandırılması konuşuluyor. Bu sentez idealize edilmiş bir sentezdir ve elbette teorik tartışma için değerlidir. Dışişleri Bakanımızın güzel ifadesiyle tarih tekerrür etmez, ama ihmal de edilemez.

O sentezi sıkıp tek bir hisse indirgesek, kanaatimce, derin bir mesuliyet duygusu çıkar. Osmanlı -sentezin homojenleştirilmiş Osmanlısından bahsediyorum- anaçtı. Bu duygunun muhatabı yer ve zamana bağlı olarak değişse de varlığının motor gücü sorumluluk duygusuydu. Ekseriyet itibarıyla bu duygu, canlılar ve cansızlar âlemini kapsayan bir soyut varlığa yönelmiş ve öznesinde ıstırap ve dertlenme olarak kendini ortaya çıkarmıştı. Osmanlı'ya yükleyeceğiniz başka hiçbir vasıf onda göreceğiniz her erdemi açıklamaz. Osmanlı'nın yayılma alanlarını imar ederken anayurdunu ihmal etmiş olduğu yönündeki yaygın kanaati de başka bir duyguyla açıklayamazsınız. Liderlik ve yönetme arzusu doğal bir arzudur; ama Osmanlı duruşunu anlamlandıramaz.
Söz konusu Osmanlı sentezinin canlandırılmasından bahsedilecek ise edinilmesi gereken ilk duygu da budur: En geniş daireden en küçük daireye kadar artan bir şekilde kendini hissettiren bir sorumluluk duygusu. Şam-ı Şerif'in arka sokaklarında aç yatan bir Arap fakirini dert edinmeden, Şam yönetimi üzerinde siyasi nüfuz ve etki kurmaktan bahsetmek Osmanlılık değildir.

Doğrusu, sorumluluk duygusu Osmanlı'ya has bir duygu da değildir. Onu bir milletin veya bir ailenin etrafında örgülenmiş bir yönetimin hasrına almak insani ve İslami bir sorumluluğu kısıtlamak olur. Yine de Osmanlı'nın tarihî ve kültürel mirasını devralmış bir milletin evlatlarına o Osmanlı'nın toprakları üzerinde yaşayan insanlara karşı insani ve İslami olanın ötesinde bazı sorumlulukları da vardır.

Bu sorumluluklardan biri söz konusu tarihî derinliğin sentez malzemesi olan Osmanlı arşivlerinin, tapu kadastro kayıtlarının ve mahkeme sicillerinin mümkün olan en yaygın erişime açık hale getirilmesidir. Bu ülkelerin tapuları bizdedir, evet; ama bizde kaldıkları müddetçe Osmanlı'nın torunlarına yakışan sorumluluk yerine getirilmemiş demektir. Sadece Filistin'in tapularının Filistin Yönetimi tarafından on yıllardır istendiği ve bir türlü dijital kopyaların kendilerine devredilemediği bir hengamede hangi Osmanlı sorumluluğundan bahsedebiliriz?

Osmanlı'nın terk etmek zorunda kaldığı topraklarda bıraktığı mirasın korunması yönünde son on yıldır güzel işler yapıldığını teslim etmek gerek. Ancak bu mirasın bilinç boyutu hep ihmal edildi. Balkanlar'daki Osmanlı eserleri üzerine basılmış birkaç kitap, Kudüs'teki Osmanlı mirasıyla ilgili bendenizin birkaç çalışması ve Çamlıca Yayınları'nın özverili çalışmaları dışında elle tutulur bir envanter çalışması bile yapılamadı. Yapılanlar da halka mal edilemediler.

Bizim Osmanlı toprakları üzerinde kurulmuş devletlere ve bu devletlerde yaşayan halklara karşı derin bir sorumluluk duygumuz gelişmediği, bu duygunun gerektirdiği ilmi ve kültürel üretim mekanizmaları harekete geçmediği müddetçe bırakınız Yeni Osmanlı'yı, Eski Osmanlı hakkında bile konuşma hakkımız yoktur.

Kerim Balcı
(Zaman, 19.12.2010)

27 Mayıs'tan önce CHP, gençliği sokağa dökmüştü

CHP 27 Mayıs darbesinin bal gibi içindeydi. Nitekim darbe sabahı Org. Cemal Gürsel telefonda İnönü'ye "Emrinizdeyim Paşam" demiş, ardından iki darbeci subay Paşa'yı ziyaret etmişler ve balkondan halkı beraberce böyle selamlamışlardı.

Son günlerde meydana gelen öğrenci eylemlerinin düğmesine adeta bir "mihrak" tarafından basıldığı sizin de dikkatinizden kaçmamış olmalı. Bundan 50 yıl önce yine aynı şekilde aniden patlak veren ve 27 Mayıs darbesine zemin hazırlayan öğrenci hareketlerinin nasıl başlatıldığını iyi incelemek gerekir.

5 Nisan 1960 günü DP iktidarı ile CHP muhalefeti arasındaki mücadelede son düzlüğe girilmişti. O gün, DP'liler, CHP İstanbul il başkanlığının 21 Mart 1960 gün ve 373 sayılı gizli genelgesini basına dağıtmışlardı. Genelgeden, CHP il başkanlığının, tıpkı komünistler gibi hücre şeklinde ve gizli olarak örgütlendiği anlaşılmaktaydı. Ayrıca her ilçeden iki kişinin merkezdeki emekli Kurmay Albay Cemal Yıldırım'la temasa geçmeleri ve fısıltı gazetesi tekniğini kullanmaları bildiriliyordu.

Ardından hükümet, Tahkikat Komisyonu kurulması için TBMM'de harekete geçti. Komünist hücre teşkilatına benzer şekilde gizli olarak örgütlenen CHP'lilerin yasadışı yollara saparak halkı kışkırtmakta ve üyelerini silahlandırmakta olduğu vs. belirtiliyor, bunun soruşturulması için mecliste bir komisyon kurulması isteniyordu.

İşte dananın kuyruğu tam burada koptu. Zira eğer bu gizli ve "komünizan" örgütlenme iddiası doğru çıkarsa CHP kapatılabilirdi. Bu, darbenin kazaya uğraması demekti. Bunun için Tahkikat Komisyonu'nun çalışmasına engel olunmalıydı. Öğrenciler ne güne duruyordu?

İlk gösteri 19 Nisan'da Kızılay'da gerçekleşir. Bir adım sonrası, 28 Nisan İstanbul ve 29 Nisan Ankara olaylarıdır. Her iki olayı da kendilerinin tezgâhladığını, o tarihte CHP Gençlik Kolları Başkanı olan Alev Coşkun "27 Mayıs İlk Aşkımızdı" kitabında itiraf eder (özetliyorum):

"İÜ Hukuk Fakültesi'nde öğrenciler toplanmıştı. "Castro Nuri" dediğimiz Nuri Yazıcı çıktı, 'Hukukun katledildiği bir ülkede buna tahammül edemeyiz, yürüyelim arkadaşlar' diye bağırdı. Bir bayrak çıkardı, millet yürümeye başladı. Ama bir gün önce bu konunun üniversite kantinlerinde, yurtlarda, partinin gençlik örgütlerinde konuşulduğunu da ifade etmeliyim."

Sonuçta olaylar büyür, Emniyet Müdürüyle Rektör tartaklanır. Polis göz yaşartıcı bombalar atar. İşin garibi, hocalar da öğrencilerle birlikte direnişe geçerler. Turan Emeksiz adlı öğrenci seken bir polis kurşunuyla ölür. İki taraftan da yaralananlar vardır.

Ertesi sabah Ankara'da Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültesi öğrencileri erkenden okulda toplanıp slogan atmaya başlamışlardır. O sırada bir Anayasa profesörü (o zamanın Süheyl Batum'u diyelim) Bülent Nuri Esen, öğrencilerin omuzlarında olay yerine gelmiş ve bir konuşma yapmıştır. Ancak durumu pek iyi kavrayamamış olmalı ki, sıkıyönetimin anayasanın bir hükmü olduğunu söyleyince yumurtaları değilse bile hakaretleri yemeye başlamıştır. Polisin dağılın uyarısına direnen öğrenciler, "Menderes istifa" diye bağırmış, İsmet Paşa lehine tezahürat yapmışlardı.

Daha sonra Hukuk Fakültesi'ne giren öğrencilerle bazı hocalar polise karşı barikatlar kurup mücadele etmiş, hatta bazı kız öğrencilerin, kütüphaneden kalın ciltli kitapları erkek arkadaşlarına silah olarak kullanmaları için taşıdığı görülmüştü.

Aynı gün İstanbul'da Rektör Sıddık Sami Onar, adeta rapor vermek üzere İnönü'yü Taşlık'taki evinde ziyarete giderken gazetecilere yakalanır. Aynı gün, Menderes'in işbaşına gelir gelmez emekli ettiği Genelkurmay Başkanı Nafiz Gürman ile başka bir org. daha İnönü'yü ziyaret edecektir. Üniversite-CHP-asker cephesi tam siperdir.

Bunu Kızılay'daki 555K adlı gösteri izleyecek, Deniz Baykal o gün parlayan gençlerden birisi olarak yıllar yılı "Menderes'in yakasına yapışan genç" diye anılacak ama kendisi bunu hep inkâr edecekti. Cumhurbaşkanı Bayar ve Başbakan Menderes, o gün büyük bir cesaretle göstericilerin arasına dalmış ve gençlere "Ne istiyorsunuz?" diye sormaya kadar vardırmışlardı işi. Meydan "Hürriyet istiyoruz!" haykırışıyla çınlıyordu. Ancak her iki lider de gayet sakin davranarak gençlerin üzerine şiddetle gidilmesini engellemişler, bunun üzerine beklenenin tersine gençler yumuşamıştı.

Başbakan ise radyoya çıkmış, milletin sağduyusuna yaslanarak şu masumane sözleri söylüyordu: "Bu kin, bu husumet, bu ihtiras, bu kıskançlık ne için kurutucu bir çöl fırtınası gibi bu güzel vatanın üstünde durmadan estirilmek istenmekte?"

Menderes'e göre "içleri kin ve ihtiras ateşiyle dolu" bir zümrenin oyunuydu bunlar. Onların "milletin tebessümünü dondurmaya kasteden nefesi", hıyanetin "memleketin güzel renklerini soldurmaya matuf kötü niyeti" sahnedeydi. Milleti uyandırmaya çalışıyordu. Ancak asıl ihanetin toz kondurmak istemediği askeri cenahtan geleceğini hesaplayamamıştı.
27 Mayıs'ı ABD mi yaptırdı?

Menderes'in Temmuz 1960'ta Sovyetler'e gideceği belli olunca ABD'nin darbe yaptırttığı söylenir. Bunun soldan bir yorum olduğunu unutmayın. Halbuki Celâl Bayar'ın 1974'te "Günaydın" gazetesindeki anılarında Menderes'in Ruslara, 'CHP üzerinden gençliği tahrik etmekten vazgeçin, gelin anlaşalım', teklifiyle gitmek istediğini anlatır. Başbakan Rusları Türkiye'deki tahriklerine son vermeye ikna edebilseydi CHP'nin darbe planı akim kalacaktı. İşte darbe bu dış politika atağını boşa çıkarmak için yapıldı. Bugün komşularımızla kavgalı kalmamız için diretenlerin kimler olduklarını bilmem bu kıssadan çıkartabildiniz mi?

Mustafa Armağan
(Zaman, 12.12.2010)

8 Aralık 2010 Çarşamba

Dolmabahçe, Çırağan, Ihlamur

Dolmabahçe Sarayı dış görünüşündeki zarafet ve Boğaziçi'nin kazandırdığı ihtişam dışında çağdaşı Avrupa sarayları ile mukayese edilemeyecek bir hacim ve tevazudadır. Bu saraydaki hayat da adeta Topkapı Sarayı'nın ananesini muhafaza etmiştir. Yani sıkışık bir düzen, disiplinli bir hayat hakimdir. Bilhassa Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz zamanlarındaki israf gürültüleri Sultan Abdülhamid devrinde adamakıllı tutumlu bir saray hayatına dönüşmüştür.
Çırağan Sarayı geçirdiği yangından sonra harabeye döndü ama daha beteri, hizmet verdiği I.Meclis-i Mebusan'ın faaliyeti ile ilgili bütün arşivi de kül oldu. Çırağan Sarayı meşum bir saraydır. İçindeki Feriye Karakolu bugün restoran olarak kullanılıyor. İntihar mı cinayet mi? Tartışmaları hala sürüyor.
Sultan Abdülmecid saltanatının yarısını muhtelif yerlerde yaşayarak geçirdi. Dolmabahçe Sarayı dışında, Ihlamur Kasrı gibi bir av köşkü, Haliç'i ve Marmara'yı seyretmek için Çarşamba'da Sultan Selim Camii yanındaki küçük köşk ve Topkapı Sarayı içindeki küçük Mecidiye Kasrı onun devrinde yapıldı. İstanbul'u seyretmeyi severdi. Bunlar bir imparatorluk için israf değildir. Almanya'daki küçük dükalıklarda bile daha fazlası yapılırdı.

İlber Ortaylı
(Türkiye'nin Yakın Tarihi, Timaş Yayınları,
İstanbul, 2010, Sayfa:216-217.)

İttihatçılar Abdülhamid'in wikileaks belgelerini neden yaktılar?

Madem artık 'internet galaksisi'nde yaşıyoruz, 'wikileaks' türü sürprizlere de hazırlıklı olmamız gerekir. Bu arada çoğunluğun tersine, ABD diplomatlarının Washington'a sırf canları sıkıldığı için not gönderdiklerini sanmadığımı belirteyim.

Wikileaks depremi devam ededursun, biz yüz yıl önce bir dönemi aydınlatacak belgelerin, tam basına sızacakken nasıl imha edildiğini hatırlayalım.

Sultan II. Abdülhamid'in 33 yıllık iktidar dönemi hakkındaki eleştirilerden biri, Hafiye teşkilatı yüzünden toplumda huzur kalmadığı, jurnalciliğin babayı evlattan, kardeşi kardeşten şüphe eder hale getirdiğidir. Ne var ki, Meşrutiyet devrinde üretilen 'efsaneler alayı'ndan başka bir şey değildir bu da.

Peki madem Hafiye teşkilatı bu kadar berbat bir şeydi, jurnalcilik toplumu ifsad etmişti, o İttihatçıların sorumlulardan bütün bunların hesabını sormaları gerekmez miydi? En başta da Abdülhamid'den.

Sorabildiler mi? Soramadılar. Hem de Abdülhamid, "Bir mahkeme veya komisyon kurun, gelip kendimi savunacağım." diye haber yolladığı halde cesaret edemediler.

Neden?

Çünkü Abdülhamid kurduğu mükemmel tasnif sistemi sayesinde aradığı her belgeye anında ulaşabiliyordu.

Çünkü Abdülhamid o sırada Meşrutiyet kahramanı olarak ortalıkta gezenlerin bir zamanlar en yakın arkadaşlarını dahi saraya jurnallediklerini biliyordu.

Çünkü Abdülhamid konuştuğu zaman bütün belgeler 'wikileaks' gibi ortalığa saçılacak ve kahramanlarımız, kuruldukları koltukta oturamaz hale geleceklerdi.

Bu yüzden o uğursuz jurnallerden bir an önce kurtulmaları gerekiyordu.

31 Mart isyanı altın bir fırsat sunmuş oldu. İsyanı bastırdıktan sonra Hareket Ordusu gönüllüleri de, Bulgar eşkıyası da soluğu Yıldız Sarayı'nda almıştı. İlk saatlerde giren çıkanın haddi hesabı yoktu. Halılar kesiliyor, kıymetli eşya yağmalanıyordu. Hüseyin Cahit Yalçın, jurnallerin daha orada ayıklanışını hatırlıyor ve hatta kendisi de bu sırada ilgilendiği bir kısım jurnali alıp cüzdanına yerleştirdiğini anılarında anlatıyor. Bunları, devrin wikileaks'i sayılan gazetesi 'Tanin'de peyderpey yayınlayacaktır.

Gazeteler jurnallerin basına açıklanması için bastırıyordu. Bunun üzerine Meclis-i Mebusan toplandı, bu konuyu görüştü. Bir Evrak Tetkik (İnceleme) Komisyonu oluşturuldu. Komisyon Yıldız Sarayı'na gidip jurnaller de dahil olmak üzere Abdülhamid'in bütün evrakını incelemeye başlamıştı ki, Mahmud Şevket Paşa'dan bir emir daha geldi. Paşa, Yıldız'daki bütün evrakın Harbiye Nezareti'ne (Savunma Bakanlığı) gönderilmesini emrediyordu. Komisyon da jurnalleri kimlerin verdiğini bir deftere geçirdikten sonra evrakı tam 330 sandığa doldurup Harbiye Nezareti'ne gönderdi.

Bu defterdeki isimler hiçbir zaman açıklanmayacaktı, zira koltukları sarsabilir, birilerini kimsenin yüzüne bakamaz hale getirebilirdi. Bunun için bir an önce belgelerin ortadan kaldırılmasına karar verildi.

Evrak Komisyonu'nda görevli Asaf Tugay (emekli süvari binbaşısıdır), Yıldız'dan o zaman Harbiye Nezareti olarak kullanılan bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binasına getirilen belgelerin tasnifine girişildiğini doğruluyor. Ancak tasnif başlayınca başta İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları olmak üzere Abdülhamid'in tahttan indirilmesinde rol alanların da jurnallerine rastlanmış, bu durumdan büyük rahatsızlık duyulmuş ve 'kim tarafından verildiği belli olmayan bir emirle' tam 330 sandık dolusu jurnal, Harbiye Nezareti'nin bahçesinde cayır cayır yakılmıştır.

H.Z. Uşaklıgil, 'Saray ve Ötesi' adlı hatıralarında jurnallerin yakılma sahnesini şöyle anlatmıştır:

"Evrak denilen kâğıtlar hükümetin başına bir belâ oldu. Sandıklarla, öküz arabalarıyla Harbiye Nezareti'ne taşıtıldı, bir aralık tasnifine kalkışıldı, bakıldı ki bunları meydana çıkarmak bütün memleketin üzerine kürek kürek çamur atmak demek olacaktı; nihayet galiba hepsini birden yakıp ait oldukları devirle beraber yok etmeğe karar verildi."

Bir başka deyişle açıklanmış olsa bazılarının maskeleri düşecek, yıllar yılı hem muhalefet ediyor görünüp hem de saraya en yakın arkadaşlarını nasıl jurnallediği ortaya çıkacaktı.

Böylece 30 küsur yıllık bir tarih, sırf yaşayanların hatırları için imha edilmişti. Elimizde kalan 500 civarındaki jurnal, hafiyelerin aynı zamanda ne denli önemli işleri takip ettiklerini, mesela Ermeni örgütlerinin Avrupa'daki nefes alışverişlerini bile izleyip saraya haber verdiklerini gösteriyordu.

Bundan 101 yıl önceki wikileaks depremine ateş çare olmuştu. Anlaşılan dünyanın en ileri devleti, bizim İttihatçılar kadar akıllı değilmiş.

CIA'in Türkiye'den kütüphane kaçırdığını biliyor muydunuz?

Wikileaks ile gündeme gelen ABD'nin casusluk teşkilatı CIA, pek bilinmez ama aynı zamanda kültür ajanlığını da üstlenmiştir. Bir örnek:

1950'li yıllarda İstanbul'da Hidayet Dağdeviren adlı bir kitap hastası, Milli Eğitim Bakanlığı'na dilekçe üstüne dilekçe veriyor, 6-7 ev dolusu, sayısı 10 milyonu bulan kitap, dergi, gazete ve belge koleksiyonunu almalarını istiyordu. Bu arada kimsenin ilgilenmediği bu müthiş koleksiyondan eski ABD Başkanı Hoover'in kurduğu enstitü haberdar oldu, derhal kültür ajanlarına haber verildi.

Sonuç: Bu muazzam koleksiyonu California'da Palo Alta şehrinde ziyaret edebilirsiniz!

Mustafa Armağan
(Zaman, 05.12.2010)

4 Aralık 2010 Cumartesi

Haydarpaşa Garı’nda 93 yıl arayla ikinci facia

Haydarpaşa Garı’nda başlayan ve çatısını kül eden yangın hepimizi üzüntüye boğarken, benzeri bir olayın bundan 93 önce de yaşandığı ortaya çıktı. 6 Eylül 1917 günü meydana gelen bir patlamanın ardından Gar binasında yangın çıkmış ve bina ağır hasar görmüştü. Ancak patlamanın gerçek sebebi yıllar sonra anlaşılabilmişti.

Bundan 93 yıl önce, 6 Eylül 1917 günü meydana gelen Haydarpaşa Garı patlaması, kalın bir sır perdesinin arkasına gömülmüştür. Olay, iki satırlık bir resmi tebliğle geçiştirilmiş, millet, patlamanın, bir işçinin elindeki cephane sandıklarından birini yere hızlıca atması yüzünden meydana geldiği masalıyla uyutulmuştu.

Ancak gerçeklerin günün birinde ortaya çıkmak gibi garip bir huyu vardır.

İttihatçılar istedikleri kadar bu yalanı cilalamaya çalışsınlar, hatıralarını 1919′da kaleme alan Liman Von Sanders, sabotajın daha kuvvetli bir ihtimal olduğunu yazmıştır bile. Almanlar bizi bunun bir İngiliz operasyonu olduğuna inandırmaya çalışmışlar, kuş uçurtmadığı söylenen Alman istihbaratının nasıl olup da İngilizlerin sabotajını haber alamadıklarını açıklamamışlardı.

Haydarpaşa Garı, Berlin’den Filistin’e gönderilecek asker, silah ve cephanenin toplandığı ve trenlerle sevk edildiği merkezdi. Yığınla silah ve cephane Haydarpaşa Garı’nda toplanmış, sevk edileceği günü beklemekteydi.

Aslında İstanbul 1917-1918 yıllarında bir “Alman işgali” altındaydı. Her tarafta Alman subayların sözü geçiyor, Alman Genelkurmayı adeta İstanbul’a hükmediyordu. Hatta kimi mahfillerde savaş kazanılırsa İstanbul’un Almanya’nın banliyösü olacağı bile konuşuluyordu.

Tam da sakınılan göze çöp batar misali, Almanların ana karargâhı olan Haydarpaşa Garı’nda o korkunç patlama gerçekleşecek, ölenler, yaralananlar olacak, peş peşe infilaklar İstanbulluların yüreklerini ağızlarına getirecek, tahrip olan Gar binası, aylarca o harap yüzüyle vapur yolcularının yüreklerini dağlayacaktı.
İyi de kimin işiydi bu patlama? İstanbul’un göbeğindeki bu saldırı, İngilizler tarafından yapıldıysa bile mantıklı bir açıklaması olmalı değil miydi? Hedefi saptırmak isteyenler bir İngiliz uçağının bomba atığını söylüyordu ama uçağı gören eden yoktu. Filistin’de cephane bekleyen Mehmetçiğin umutları biraz daha kararırken, basına sansür uygulanması kimin işine yarayacaktı?

Nihayet bir gün olay aydınlandı. Patlama, İngilizler tarafından değil, Fransızlar tarafından gerçekleştirilmişti. Ama nasıl? Dışarıdan bir sabotajla değil, içeriden bir ihanetle.

Fransız istihbaratı, baştan beri İstanbul’dan Doğu’ya sevk edilen silah, cephane ve askerleri sıkı sıkıya takibe almıştı. “Nasıl olur?” demeyin, çünkü Almanların içine sızmış olan bir Fransız casusu, Georg Mann adlı Alsacelı deniz askeri, Haydarpaşa’daki karargâhta kritik bir mevkide çalışmakta, olan biteni, ara sıra yaptığı Berlin yolculuklarında şefine gizlice aktarmaktaydı.
Böylece Alman karargâhının faaliyeti İtilaf güçlerine ispiyonlanıyor, onlar da özellikle İngilizlerin Filistin cephesinde ellerini rahatlatacak bir tedbiri İstanbul’da almanın çaresine bakıyorlardı. Casus Georg Mann, ekibiyle çalışarak patlayıcıların ateşlenmesini sağlamıştı.

Gün gelmiş, bir tanık hatıralarını bir dergiye anlatarak olayın içyüzünü deşifre etmişti.

A. Baha Özler, Georg Mann ile beraber çalışan görevlilerdendir. Patlamanın duyulduğu dakikalarda Cağaloğlu yokuşundan aşağıya doğru koştururken görür arkadaşı Mann’ı. Beraberce bir motora binip Haydarpaşa’ya doğru yola çıkarlar. Garip şey; Mann’ın elinde nereden bulduysa bir fotoğraf makinesi vardır ve patlamanın fotoğraflarını nefes almadan çekmektedir. Tanığımız şüphelenir durumdan ama susar. İstanbul İtilaf kuvvetlerinin işgaline uğrayıncaya kadar kafasında taşır bu muammayı.

Artık Alman subaylar İstanbul’u terk etmişlerdir ya, Baha Bey bir gün Kohut birahanesinde garip giyimli biriyle karşılaşır. Adam kendisini eski arkadaşı George Mann olarak tanıtırsa da, o sırada Alman subaylara yaklaşmak İngilizlerce cezalandırıldığı için çekinir. Bunun üzerine Mann cebinden bir karne çıkartıp uzatır. Baha Bey hayret dolu bakışlarla göz atar karneye. Eski arkadaşının adı, “Georges Mann” olmuştur ve altında Fransızca “Bizim adamımızdır” yazılıdır. Mann, patlamayı kendilerinin gerçekleştirdiklerini göğsünü gere gere anlatmaktadır. Baha Bey şaşkındır. Yıllar yılı düşman hesabına çalışan bir istihbaratçı ile birlikte çalışmıştır da haberi olmamıştır. “Derin bir üzüntü duyuyor ve vicdan azabı çekiyordum” diyor ve ekliyor: “Müttefik ve dost bildiğim bu haine kim bilir ne yardımlar yapmış, ne potlar kırmış ve ne haltlar işlemiştim!

İşte İstanbul’un ve Osmanlı’nın tarihindeki o kara gün, belki de Filistin’in elimizden kayıp gidişini hızlandıran o uğursuz olay, Almanların içine düşman istihbaratçıların sızmasının eseriydi.

Nitekim dost ve müttefik bildiğimiz Almanlar, çok değil, 3 ay sonra Kudüs İngilizlerin eline düşer düşmez sanki şehre savaştıkları İngilizler değil de, kendileri girmiş gibi sokaklara dökülecek ve bu kutsal şehrin Müslümanların elinden kurtarılışını çılgınca kutlayacaklardı.

Peki kim dost, kim düşmandı? Yoksa o sözde dost, bizi düşmanın tahribatından daha derinden ve daha içeriden mi yıkmıştı?

Mustafa Armağan
(Zaman, 28.11.2010)

29 Kasım 2010 Pazartesi

İstanbul’daki Rum mimarlar

Pera Palas da bir Rum mimarın eseri.

“Batılılaşan İstanbul’un Rum Mimarları” sergisi, İstanbul 2010’un en anlamlı işlerinden biri.

2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı son faaliyetlerini yapıyor. Sonuncuların arasında çok anlamlı bir proje; Zoğrafyon Lisesi Mezunları Derneği, 2010 Ajansı ve Ioannis Latsis Vakfı’ndan aldığı destekle bu şehirdeki Rum mimarların eserlerini sergiliyor. Yayına hazırlayanlar Hasan Kuruyazıcı ve Eva Şarlak.

Hiç kuşkusuz ki Pera (Beyoğlu), Boğaziçi, Kadıköy ve suriçi İstanbul’da birçok yerde Rum kalfaların ve mimarların eserleri var. Ahşap ve kagir ve betonarme teknolojisi ile İstanbul’un dört bucağında yapılan eski imparatorluğun kalfalarının ve modern mimarlarının eserleri arasında; mesela ünlü Çiçek Pasajı veya Suriye Pasajı yer alır.

Kiliseler arasında Dolapdere’deki Panaia Evangelista kilisesi, Kumpapı’daki Panaia Elpida ve Aya Kiryaki kiliseleri, Taksim’deki Aya Triada ve Kadıköy’deki Aya Triada gibi 19’uncu yüzyılda yeni bir mimari anlayışı getiren ve mimarlarının Avrupa’da yetiştiği eserler de göze çarpıyor. Hiç şüphesiz ki geleneksel Osmanlı mimarisinin etkisinde kalanlar da var. Mesela Nikolaos Celepis gibi Yıldız Hamidiye Camii’ni inşa eden biri.

Serginin katalogu klasik Osmanlı dönemi mimarları hakkında bilgi verdiği gibi modernleşen mimarinin öncüleri ve eserlerine de yer veriyor. Daha sistematik hazırlanabilirdi. Dimadis Kostantinos, Dimadis Nikolaos, Suriye Pasajı’nı yapan Vasiliyos Dimitiros, Ruhban okulunun mimari Fotiadis Periklis (Zoğrafyon Lisesi de bu mimarındır) gibi modernler yanında Hacı Stefanus Gaytanakis, Gırgırcı Nikola, Kapatinakis gibi klasik mimarlar da var.

Bugün Galata bölgesinin en ilginç binaları Konstantinidos Kiryakidis’in tersiminden çıkmadır. Hiç şüphesiz ki bu serginin Fındıklı’daki eski Güzel Sanatlar Akademisi, şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi’nde açılması bir isabet. Yılın sonunda bütün yılın faaliyetlerini taçlandıracak bir faaliyet.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 28.11.2010)

Menderes, kendi lehine yapılacak askerî darbeye onay vermemişti

Ne yalan söyleyeyim, hükümetin bu kadar yakın takibinde olduğunu bilmiyordum. Geçen pazar (21 Kasım) Menderes'in 16 generali birden görevden aldığını yazdım.

3 gün geçmeden İçişleri ve Milli Savunma bakanlarının 3 generali açığa aldıkları haberi düştü ajanslara. Doğrusu bu rastlaşmadan pek hoşlanmadım, zira benim "hükümetin tetikçisi" olduğumu düşünenlerin ekmeğine yağ sürülmüş oldu. Neyse ki, hiçbir siyasetçinin "Bizim Mustafa"sı olmadığımı bilenler biliyor.

En iyisi biz Voltaire'in Candide'i gibi "bahçemize bakalım", yani tarihin aynasına. Tarih, bakmasını bilene ışık tutmakta mahirdir çünkü.

27 Mayısçılara göre Türkiye'de A'dan Z'ye her şey bozuktu. Ve ihtilalcilerimizin alınlarında birer deha ışığı parlıyordu. Her işten anlıyorlardı, kalpleri vatana hizmet aşkıyla doluydu. Anayasa açıklandığında gördük ki, hepsi yalanmış. Baktık, kendilerini "tabii senatör", yani ömür boyu "milletvekili" konumuna layık görmüşlerdi.

Enkaz devralmışlardı, her şeyi tepeden tırnağa düzeltmeleri gerekiyordu. Türkçe ezanı, Türkçe Kur'an'ı geri getirmek için çırpındılar, sonra halktan ve Diyanet İşleri Başkanı'ndan destek bulamayınca vazgeçtiler. Ciddi ciddi İstiklal Marşı'nın sözlerini bile değiştirmek istediler. Kasım 1961'de Milli Eğitim Bakanlığı'nda kurulan Güzel Sanatlar Komisyonu'nda güftesini değiştirmek için bir oylama bile yapıldı. Güya Akif'in güftesi, marşa uymuyormuş.

Böylece iktidarı, emekliliği gelmiş Cemal Aga ile demokratlığıyla dünyaya nam salmış İsmet Paşa'ya devrettiler ve Türkiye'nin sorunlarını arapsaçına çevirip bıraktılar. Bir de kanlı miras daha bıraktılar: TSK'nın damarlarına darbecilik zehrini zerk ettiler ki, nesillerdir temizlemeye uğraşıyoruz.

Demokrat Parti, zorunlu 1950 müdahalesi hariç, orduyla uğraşmamak prensibini takip ediyor, ordu ise tersine, her fırsatta hükümeti sıkıştırıyordu. Celâl Bayar darbe karşısındaki tavırlarını şöyle netleştiriyordu:

"Ben ve Başvekil (Menderes), Atatürk ordusunu da, Atatürk ekolünden gelen muhalefet liderini (İnönü) de bir ordu darbesi içinde düşünmeye razı değildik. Toplumumuzun, ordu darbesi çağlarını geride bıraktığına, dünya yüzünde elde ettiğimiz siyasî seviyenin buna elverişli olmadığına inanıyorduk."

Türk ordusu sömürge ordusu mu idi ki, kendi hükümetine karşı darbe yapsın? Menderes'in düşüncesi buydu.

Bu konuda Bayar'ın ağzından aktarılmış çok özel bir not var, gazeteci Cüneyt Arcayürek'in bir kitabında. Onu okuyunca gerek Bayar'ın, gerekse Menderes'in, en sıkıntılı zamanlarında bile bir askerî müdahaleye razı olmadıklarını göreceksiniz.

Arcayürek'e göre Bayar'ın hiçbir zaman resmen açıklamayacağını sandığı değerli bir anısı vardı. 27 Mayıs'tan kısa bir süre önce sokak gösterileri gemi azıya almış, iktidarı sarsıyordu. Buna Harp Okulu öğrencilerinin sessiz yürüyüşü de eklenmişti.

İşte bu aşamada Çankaya Köşkü'nde Bayar başkanlığında düzenlenen toplantılarda kontrolden çıkmakta olan olaylara hal çareleri araştırılıyordu. Bir toplantıda zamanın Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun şaşırtıcı bir teklifte bulunmuştu. Bu teklif kabul edilmiş olsaydı, belki de, DP yeniden duruma hakim olabilir, bir süre sonra sivil hayat geri gelebilir, 27 Mayıs darbesi yaşanmaz ve mevcut darbeciler de bizzat ordu eliyle, emir-komuta zinciri içinde tasfiye edilirdi.

Peki neydi o teklif?

Hükümetle iyi geçindiği için suçlanan ve bu yüzden Yassıada'da idama mahkûm edilen Org. Erdelhun, geçici bir "askerî müdahale" önermişti. "Geçici olarak Başbakanlığı ben alırım. Orduyla birlikte bu 'pisliği' temizleriz, sonra gene sivil döneme geçeriz." demişti.

Başbakan Menderes önce bu öneriyi makul karşılamış, ancak bir süre sonra Arcayürek'in deyişiyle, "ulusal egemenlik görüşü ve inancı ağır basmış olmalı, öneriyi reddettiğini" bildirmişti.

Bu, nedense, üzerinde durulmamış çarpıcı ayrıntının Bayar'dan başka tanığı yok. Menderes anlatamazdı, Erdelhun da anlatmadı. Ancak bazı karineler, Erdelhun'un ordu içindeki darbeci yapılanmalardan fena halde rahatsız olduğunu, kendisinden izinsiz Harbiye öğrencilerinin sokağa dökülmesi üzerine harekete geçtiğini, darbeci ekibin de çoktandır diş biledikleri Paşa'nın üzerini çizdiklerini gösteriyor. Yani Erdelhun, orduya hakim olamamaktan muzdariptir ve mevcut kaynaşmaları bastırmak niyetindedir.

Yazmadan önce iki canlı kaynaktan teyid etmek istedim. Birisi, Bayar'ın kızı Dr. Nilüfer Gürsoy, diğeri Menderes'in oğlu Aydın Menderes. Dr. Gürsoy olayı doğrulamakla birlikte bir "teklif" değil de, bir "fikir" olarak tartışıldığı kanısında. Aydın Bey ise babasının o gün Çankaya'da Erdelhun'la ertesi gün Başbakanlık'ta buluşmak üzere sözleştiklerini ama Menderes'in kararını değiştirerek randevuya gitmediğini, böylece konunun kapandığını ifade etti. Nitekim Celâl Bayar da gazeteci Taylan Sorgun'a 1986'da konuyu anlatmış ve kayıtlara geçmişti. (Öte yandan Süleyman Yeşilyurt, Erdelhun'un milletvekili olmadığı için başbakan olamayacağını hatırlatıyor.)

Bu ayrıntı gibi görünen olay, Bayar ve Menderes'in, ellerine darbe fırsatı geçtiğinde bile "ulusal egemenliğe" olan inançlarından ötürü buna kalkışmadıklarını, her şeye rağmen "silahların gölgesine sığınmayı" inançlarına aykırı gördüklerini göstermesi bakımından çok önemlidir. Demokrasimiz adına bugün de canlı tutulması gereken damar budur zira.

Mustafa Armağan
(Zaman, 28.11.2010)

Bir Tarih Daha Kül Oldu..!!!

22.20101129105940.jpg

Tarihi Hardarpaşa Tren Garı’nın üst katında

ki yangın saat 15.30’da başladı. Alevler, İstanbul’un Avrupa yakasından da rahatlıkla görüldü. Yang

ına Kadıköy, Kartal, Üsküdar, Erenköy ve Ümraniye itfaiye ekipleri müdahale etti. 52 metrelik merdivenlerle itfaiye yangını söndürmeye çalıştı. Bu arada itfaiye ekipleri anonslarla Avrupa yakasındaki itfaiye ekiplerinden de yardım talebinde bulundu. Yangın nedeniyle gar binası çalışanları ve yolcular hemen tahliye edildi. Dumanlar Ortaköy sahillerine kadar ulaştı. Yangına denizden de müdahale edildi. Kıyı Emniyeti’ne ait olan ve Haydarpaşa’da demirli iki söndürme gemisi çalışmalarına hemen katıldı. Yangın yaklaşık 1 saat sonra saat 16.30’da kontrol altına alındı. Çatıda çok büyük hasar oluşurken, hemen altındaki kat da söndürme çalışmaları nedeniyle hasar gördü. Binada “Onursal İzolasyon” adlı firmanın 25 gündür çatı katında onarım yaptığı öğrenildi. Firmanın ‘membran’ adlı izolasyon maddesini döşediği belirtildi.

Adını vermek istemeyen bir gar görevlisi, yangın öncesi bir kalorifer borusunun patladığını ve boruların tamiri sırasında binadaki bütün elektrik şartellerinin kapatıldığını söyledi. Yaklaşık bir saat elektriksiz kalan binada daha sonra şartellerin açıldığını ve bu sırada bir elektrik kaçağı meydana gelmiş olabileceğini iddia etti.




Haydarpaşa Garı, 1908’de İstanbul-Bağdat Demiryolu hattının başlangıç istasyonu olarak inşa edildi. Binanın bulunduğu sahaya III. Selim’in paşalarından Haydar Paşa’nın adı verildi. Binanın inşaatını, Anadolu Bağdat adı altında bir Alman şirketi gerçekleştirdi. Her biri 21 metre uzunluğunda 1100 adet

suya karşı izole edilmiş ahşap kazık üzerine inşa edildi. Strüktürü bu kazıklara teşkil eden kazık ızgarası üzerine yapıldı. 1. Dünya Savaşı sırasında 6 Eylül 1917’de gar deposundaki cephanelere yapılan sabotajla çıkan yangında bina hasar gördü. Onarılan bina, daha sonra bugünkü şeklini aldı. Haydarpaşa açıklarında, 1979’da Independente adlı tankerin gemiyle çarpışması sonucu meydana gelen patlama nedeniyle ortaya çıkan sıcaklık, kurşun vitrayları hasara uğrattı. Gar, 1976’da tekrar onarıldı ve 1983’te 4 dış cepheyle 2 kulenin restorasyonu tamamlandı.










11.20101129105858.jpg




23 Kasım 2010 Salı

Atatürk'ün tuttuğu takım yoktur

Bir 10 Kasım daha geçti ve Atatürk törenlerle, saygı duruşlarıyla, konferanslarla, konserlerle anıldı.

Anmalara "Atatürk bizim takımı tutardı" diyerek futbol kulüpleri de iştirak ettiler. İstanbul'un eski ve büyük kulüplerinin Atatürk'ü kendi taraftarları gibi göstermeleri zâten âdettendir. Özelliklede Fenerbahçe ile Galatasaray, Atatürk'ün şeref defterine yazdığı satırları, gönderdiği tebrikleri veya iyi niyet mesajlarını yahut imzaladığı fotoğrafları senelerden buyana kanıt diye kullanıp "Taraftarımızdı" derler.

Beşiktaş ise, bu 10 Kasım'da internet sitesine bazı ilâveler yapmış ama elinde Atatürk tarafından bizzat kaleme alınmış veya imzalanmış böyle bir belge bulunmadığı için taraftarlık meselesini üçüncü şahısların anlattıklarına dayandırmış...

Birçok kişiye, meselâ İttihad ve Terakki'nin uzun seneler kâtib-i umumîliğini yani genel sekreterliğini yapan Midhat Şükrü Bey'in (Bleda) söylediklerine dayanarak, Atatürk'ün Beşiktaş taraftarı olduğunu iddia ediyorlar...

HATIRALARDA BULAMADIM
Dün, Beşiktaş Kulübü'nün bu konudaki açıklamasını okuyunca Midhat Şükrü Bleda'nın "İmparatorluğun Çöküşü" ismiyle seneler önce yayınlanan hatıralarını yeniden bir elden geçirdim ama Beşiktaşlılar'ın naklettikleri ifadeleri hatıralarda bulamadım. Acaba gözümden mi kaçtı, yoksa Midhat Şükrü Bey kendisine mâledilen bu sözleri başka bir yerde mi söylemişti, bilmiyorum...

Meselenin aslı, şudur: Atatürk'ün herhangi bir takımın taraftarı olduğu konusunda elimizde hiçbir ciddî kayıt yahut bilgi yoktur ve bu konuda tek bilinen değil futbola, sporun hiçbir dalına pek alâka göstermediğidir! Birkaç defa güreş seyretmiş olması da, onu güreş fanatiği yapmaz. Hattâ, hayatı boyunca bir futbol maçına gidip müsabakayı heyecan içerisinde başından sonuna kadar izlediği konusunda da herhangi bir bilgi yoktur.

Fenerbahçeliler, Atatürk'ün "taraftarları" olduğunu, 1918 Mayıs'ında kulüplerini ziyareti sırasında hatıra defterlerine yazmış olduğu şu satırlara dayanarak iddia ederler:
"Fenerbahçe Kulübü'nün her tarafta mazhar-ı takdir olmuş bulunan âsâr-ı mesâisini işitmiş ve bu kulübü ziyaret ve erbab-ı himmetini tebrik etmeyi vazife edinmiştim. Bu vazifemin ifâsı ancak bugün müyesser olabilmiştir. Takdirat ve tebrikatımı buraya kayd ile mübâhîyim."
Yazdıklarını bugünün Türkçesi'ne nakledeyim:

"Fenerbahçe Kulübü'nün her tarafta takdir kazanmış olan çalışmalarından ortaya çıkan eserleri işitmiş ve kulübü ziyaret ederek bu işte himmet gösterenleri tebriki vazife edinmiştim. Bu görevin yerine getirilmesi ancak bugün olabilmiştir. Takdirlerimi ve tebriklerimi buraya kaydetmekle iftihar ediyorum."

BAŞKA NE YAZACAKTI Kİ?
Bu satırlar bir kulübe verilen "destek" ifadeleri değil, sadece nezaket sözleridir ve şeref defterlerine böyle ifadeler yazmak da âdettendir.

Böyle bir deftere başka ne yazılmasını bekliyordunuz ki? "Kulübünüzün artık ayyuka çıkmış olan beceriksizliklerini her taraftan işitmiş ve bu rezaletlere sebep olanlardan hesap sormak üzere buraya gelmiş bulunuyorum. Şu elimdeki odunu görüyor musunuz? Bu size son ihtarımdır, ona göre!" denmesini mi?

Meselenin bana en tuhaf gelen tarafı ise, Atatürk'ün kendi taraftarları olduğunu iddia eden kulüplerin, kendilerine ait stadlardaki herhangi bir tribüne şimdiye kadar onun ismini vermemiş olmalarıdır... Telefon şirketlerinin, marketlerin, bazı özel havayollarının yahut inşaat firmalarının ismini taşıyan tribün sayısı hayli fazladır ama bir "Atatürk tribünü" yoktur!

Murat Bardakçı
(Habertürk, 12.11.2010)

100 yıl önceki Kosova ziyaretimiz başarısız olmuştu

100 yıl önce Sultan Reşad Kosova'yı ziyareti sırasında götürdüğümüz mütercimin Arnavutça bilmemesi yüzünden sultanın beyannamesini halka tercüme ettirememiştik.

Başbakanımızın Kosova'yı ziyareti bölgedeki Müslümanlar'ın büyük coşkusuyla karşılandı. Balkanlar'daki Müslümanlar'ın tek umut kaynağı Türkiye'dir. Buralarla ne kadar ilgilenirsek bölgedeki Müslümanlar geleceğe o kadar umutla bakabilirler.

Bundan yaklaşık 100 yıl önce Müslüman Arnavutlar'ı bağımsızlıktan vazgeçirmek için büyük hazırlıklar yapılarak Sultan Reşad bölgeye gitmiş ancak ziyaretin en can alıcı yeri olan Sultan Murad Meşhedi'nde kılınan cuma namazından sonra Müslüman Arnavutlar'a yapılan konuşmaları tercüme etmesi için götürülen mütercimin Arnavutça bilmemesi yüzünden büyük bir hüsran yaşanmıştı.

REFORM DİYE AYRILIKÇILIĞI ARTIRDILAR

14 ve 15. yüzyıldaki Osmanlı fetihlerinden sonra Kosova bölgesi halkı zamanla Müslümanlığı seçti. Kosova, imparatorluğun son günlerine kadar Osmanlı'nın bir parçası oldu. Doksan üç harbi öncesinde Priştine, Üsküp, Prizren, Yenipazar ve Debre sancaklarından meydana gelen Kosova Vilayeti teşkil edildi.

İkinci Abdülhamid döneminde padişahın izlediği siyaset sayesinde Müslüman Arnavutlar arasında bağımsızlık hareketleri fazla yayılmamıştı. İkinci Meşrutiyet döneminin başlaması ve Sultan Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra Müslüman Arnavutlar arasında ayrılıkçı hareketler çoğaldı.

Sultan İkinci Abdülhamid'i tahtan indiren İttihadçılar, Arnavutluk'ta reform yapalım derken her şeyi birbirine sokup halkın neredeyse tamamını karşılarına aldılar. Kosova Valisi Mazhar Bey'in yanlış siyaseti sonucunda başlayan protesto mitingleri 1910'da isyana dönüştü. Askeri önlemlerle isyan bastırıldı ancak bölge kaynamaya devam ediyordu.

RUMELİ'DE SON OSMANLI PADİŞAHI

Halkı sakinleştirmek için Sultan Reşad'ın Kosova'yı ziyaretine karar verildi. Sultan, hasta olmasına rağmen halkı sakinleştirmek için 5 Haziran 1911'de Barbaros zırhlısıyla yola çıktı. Selanik'te karaya çıktıktan sonra Sultan Reşad her yerde törenlerle ve halkın sevgi gösterileriyle karşılandı. Üsküp'te Arnavutlar padişahı "Padişahımız efendimiz imreti (yaşa)" diye karşıladılar. Üsküp'ten 14 Haziran'da ayrılan sultan Priştine'ye doğru yola çıktı.

Seyahat planında Rumeli Müslümanları'nın gözünde büyük bir manevi değeri olan Sultan Murad Meşhedi'nde cuma namazı kılınması karalaştırılmıştı. Rumeli'nin fethi uğruna şehit düşen bir sultanın türbesinin bulunduğu yerde kılınacak cuma namazı o toprakların sahiplenildiğini gösterecekti.

Sultan Reşad 16 Haziran'da Sultan Murad'ın şehit edildiği yerde 100 bin kişiyle cuma namazı kıldı. Namazdan önce halifenin vekil tayin ettiği Manastırlı İsmail Hakkı Efendi bir vaaz vermişti. Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa ise namazdan sonra genel af ilan edildiğini ve kan gütme davasından vazgeçilmesi için padişahın 30 bin lira ihsanda bulunduğunu padişahın beyannamesini okuyarak duyurdu. Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa daha sonra padişah adına halka hitap ederek ''Bölünmeyelim, birleşelim. Bölünmeye dinimiz de karşıdır'' dedi. Sadrazam yaptığı konuşmada Arnavutlar'ı överek fesatçıların söz lerine kanmamalarını ve tahriklere kapılmamalarını tavsiye etti.

Her şey bu ana kadar iyi gitmişti. Ancak padişahın beyannamesini ve sadrazamın konuşmasını tercüme etmesi için getirilen Manastırlı İsmail Hakkı Bey, Arnavutça bilmiyordu. Bu yüzden konuşmalar boşa gitmişti.

Manastırı da ziyaret eden Sultan Reşad Selanik'ten tekrar Barbaros zırhlısına binip, 26 Haziran'da İstanbul'a döndü. Sultan Reşad'ın Rumeli Seyahati olumlu bir hava estirdiyse de Sultanın hasta hasta bölgeye gitmesi bir işe yaramadı.

İktidardaki İttihatçılar ziyaretin yarattığı yumuşamadan faydalanmayı beceremeyince isyan daha da büyüdü ve Balkan Savaşı'ndan sonra öteki Balkan ülkeleriyle beraber Kosova ve Arnavutluk da elimizden gitti. 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması ile Kosova vilâyeti Sırbistan'a terk edildi.

SULTAN MURAD TÜRBESİ

Artık bir bağımsız devlet olan Kosova Türk tarihi açısından Balkanlar'daki en önemli bölgelerden biridir. Osmanlılar'ın Balkanlar'a yerleşmesindeki en önemli dönüm noktası 1389'daki Birinci Kosova Muharebesi'ydi. Sırplar'a büyük bir darbe vurarak tarih sahnesinden silen muharebede Osmanlılar galip gelmiş, ancak savaş sahrasında hükümdarları Birinci Murad'ı kaybetmişlerdi. Kosova sahrasında Sultan Murad'ın iç organlarının gömüldüğü türbe Rumeli Türkleri için kutsal bir ziyaretgâh hâline geldi.

Türk tarihi açısından önemli bir diğer savaşta 1448'de yine bu ovada cereyan etti. İkinci Murad'ın kazandığı İkinci Kosova Muharebesi, Balkanlar'dan gelebilecek Haçlı tehlikelerini sona erdirip, İstanbul'un fethine zemin hazırladı.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 07.11.2010)

Şeyhülislamlar Osmanlı döneminde protokolde 2. sıradaydılar

Ebussuud Efendi (1490 - 1574)
Fotoğraf Kaynağı: DED

Diyanet İşleri Başkanı'nın protokolde 52. sıradaki yeri tartışılıyor. Osmanlı döneminde şeyhülislam protokolde 2. sıradaydı.

Diyanet'ten Sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik, Atatürk döneminde protokolde 3. sırada bulunan Diyanet İşleri Başkanı'nın şimdi 52. sırada olduğunu anımsatarak, bu yanlışın telafi edilmesi gerektiğini söyledi. Osmanlı döneminde şeyhülislamlar protokolde 2. sıradaydılar. Padişah hocası olup olmamalarına göre zaman zaman da 1. sırada yer alırlardı.

FETVA MAKAMI

Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk yıllarında ilmiye sınıfı içindeki en büyük memuriyet kazaskerlikti. İkinci Murad döneminde müftü diye adlandırılan şeyhülislâmlık makamı ortaya çıktı. Fatih Kanunnamesi'nde şeyhülislâmlık bütün ulemanın reisi ve bütün müderrisler, yani üniversite hocaları arasında en büyük mevki olarak zikredilir.

Şeyhülislamlık Kanuni devrinde Ebussuud Efendi'yle birlikte zirveye çıktı. Osmanlı İmparatorluğu'nda dinî meseleleri yürütmekle görevli en üst düzey devlet görevlisi oldu. Ebussuud Efendi'den itibaren şeyhülislamlar, kadı ve müderrislerin tayinlerinde yetkili oldular.

Yargılama işlerini Rumeli ve Anadolu kazaskerleri yaparlarken, şeyhülislâmlar dini konular hakkında halkın sorduğu soruları cevaplarlardı. Fetva bir meselenin dini-hukuki durumuna açıklık getirirdi. Müftülerin verdiği fetva bir bakıma, Kur'an ve Peygamber'in sünnetinde yer alan dini bir hükmün açıklanması ve kapsamının belirlenmesidir. Dini bir konudaki görüş olan, fetva hüküm yerine geçmez. Bir konuda kesin kararı, yani hükmü ise kadı verirdi. Fetva yetkili bir müftüden alınabileceği gibi Osmanlı İmparatorluğu'nda en büyük dini yetkili olan şeyhülislâmdan da alınabilirdi. Müftüler verdikleri fetvalarında genellikle kaynak gösterirlerdi. Şeyhülislâmlar ise istisnai durumlar dışında kaynak göstermek mecburiyetinde değillerdi.

Halk, aklına gelen her konuyu İstanbul'da şeyhülislâma, taşrada da müftülere sorardı. Kanuni Sultan Süleyman'ın meşhur şeyhülislâmı Ebussuud Efendi, bir gün sabah namazından ikindi namazına kadar, adamlarıyla birlikte ne kadar fetva yazdıklarını hesapladığında, ortaya 1413 rakamı çıkmıştı. En ilginç fetva yöntemi Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde 23 yıl şeyhülislâmlık yapan Zenbilli Ali Efendi'ye aitti. Şeyhülislâm Ali Efendi, fetva isteyenlerin sorularını yazdıkları kâğıtları koyabilmeleri için evinin penceresinden devamlı olarak bir zembil denilen bir sepet sarkıtırdı. Soruları sepete koyanlar, cevaplarını da zembilin içerisinden alırlardı. Şeyhülislâm bu alışkanlığından dolayı, halk tarafından "Zembilli Müftü" olarak adlandırılmıştı.

PADİŞAHLARA KAFA TUTAN ŞEYHÜLİSLAMLAR

Osmanlı İmparatorluğu'nda herhangi bir devlete savaş açılacağı zaman şeyhülislâmdan fetva alınırdı. Padişahlar yaptıkları işlere dini bir meşruiyet kazandırmak için mutlaka şeyhülislamdan fetva almaya çalışırlardı. Eğer şeyhülislâm zayıf kişilikli biri olursa sultanın istediği her konuda fetva verirdi. Tam tersine sağlam iradeli olanlar da padişahların yanlış yapmalarını engellerlerdi. Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi, Yavuz Sultan Selim gibi sertliğiyle meşhur bir padişahın haksız yere birçok kişiyi öldürtmesini defalarca önlemişti.

Osmanlı döneminde şeyhülislam veziriazamdan sonra protokolde ikinci sıradaydı. Törenlerde veziriazam, kazasker gibi görevliler etek öperken şeyhülislam ise padişahın önünde eğilir ve elini öperdi. Şeyhülislam padişah hocası ise protokolde veziriazamın önüne geçer ve 1. sırada olurdu.

İkinci Mahmud döneminde askeri sistemdeki değişim ve dönüşüm süreci seraskerliğin statüsünü ve önemini artırdı. 1836'daki teşrifat, yani protokol düzenlemesiyle serasker, protokol bakımından şeyhülislam ve sadrazamla denk hale geldi. 19. yüzyılın ortalarından itibaren devlet teşkilatının yeniden düzenlenmesinden sonra şeyhülislamlar Meclis-i Vükela, yani Bakanlar Kurulu üyesi oldular.

29 YIL GÖREV YAPAN ŞEYHÜLİSLAMLAR

Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu'nun 8 yıl görev yaptığı, bu sürenin uzun olduğunu söyleyenler oldu. Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün kurumlarının saat nizamı içerisinde işlediği dönemde şeyhülislamlar kayd-ı hayat şartıyla, yani ölene kadar görevde kalırlardı. İstifa edenler haricinde ilk 19 şeyhülislam ömür boyu görev yapmışlardı. İlk defa azledilen şeyhülislam 1587-1589 yılları arasında yaklaşık iki sene görev yapan Müeyyedzâde Abdülkadir Şeyhi Efendi'dir. Beylerbeyi Vak'ası adı verilen isyan sırasında 2 Nisan 1589'da diğer devlet adamlarıyla birlikte azledilmişti.

Osmanlı İmparatorluğu'nda 131 şeyhülislâm görev yaptı. Osmanlı tarihinde en uzun süre görev yapan şeyhülislâm 29 yılla Kanuni ve İkinci Selim dönemlerinin şeyhülislâmı Ebussuud Efendi'dir. İkinci Murad ve Fatih dönemi şeyhülislamı Molla Fahreddin Acemi 24, Zembilli Ali Efendi ise 23 yıl görev yapmıştı. En kısa süre görev yapan şeyhülislam ise 5 Mart 1656'da bir isyan sırasında şeyhülislamlığa tayin olunan ve sadece 13 saat görevde kalan Memekzâde Mustafa Efendi'dir.

Erhan Afyoncu
(Bugün, 14.11.2010)

Menderes'in ilk işi orduyu temizlemek olmuştu

Bundan 60 yıl önce Adnan Menderes hükümeti, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde darbe yanlısı oldukları tespit edilenleri bir çırpıda temizleme cesaretini göstermiş, adeta "darbe gibi" bir operasyonla bütün kuvvet ve ordu komutanları ile 150 albayı görevden almıştı.

Bu çarpıcı tasfiye, TSK'da gerçekleştirilen en geniş kapsamlı ve en hızlı operasyon olarak tarihe geçmiştir. Öte yandan iktidar, 10 yıl sonraki 27 Mayıs darbesinin pimini de çekmiş oluyordu.

Genellikle Menderes hükümetinin 1950'de güvenoyu alır almaz ilk "işi"nin ezanı "Arapçaya çevirmek" olduğu söylenirse de, bu pek doğru değildir. Belki kanun değişikliği anlamında doğru ama "icraat" planında sadece 10 gün önce, radikalliği bakımından ezandan aşağı kalmayan bir iş başarılmıştır.

Birileri haklı olarak soruyordu: Çiçeği burnunda Başbakan bu deli cesaretini nereden buluyordu? Hangi akla hizmeten ordunun harcamalarını kısıyor, üstelik Genelkurmay Başkanı'ndan tutun da terfi bekleyen albaylara kadar yüzlerce subayı ordudan atıyordu? Emekli Org. Sabri Yirmibeşoğlu, hatıralarında harcamalardaki kısıntının ordu üzerinde "soğuk duş etkisi" yaptığını, tasfiyenin ise memnuniyetsizlik doğurduğunu açıkça yazmaktadır.

Bazı mahfillerin gözünde Adnan Menderes'in mimlenmesinin gerçek sebebi, orduyu siyasî otoriteye tâbi kılma girişimiydi. Başbakan bu cesareti kendisinde bir daha bulamayacak olsa da, yıllar sonra ödeyeceği cezayı daha o günden hak etmişti.

Peki olay nasıl gelişmişti?

DP seçimi yeni kazanmıştı ki, birkaç gün sonra birkaç üst düzey komutan toplanıp Cumhurbaşkanı İnönü'yü ziyarete gittiler. Ona, iktidarı devretmemesini söylediler ve bir işaret verdiği takdirde seçimleri iptal ettirip yeniden Tek Parti dönemine dönmeye kararlı olduklarını bildirdiler.

Öte yandan 5 Haziran günü ihbarcı bir albay, Menderes'i Başbakanlık konutunda ziyaret ederek İnönü'ye bağlı generallerin 8 Haziran'ı 9'una bağlayan gece bir darbe yapacaklarını bildirdi. Bunun üzerine harekete geçen Başbakan, önce Milli Savunma Bakanı ve bazı milletvekilleriyle durumu değerlendirdikten sonra bilgiyi Cumhurbaşkanı Celâl Bayar'la paylaşır. Aynı gece Çankaya Köşkü'nde tasfiye operasyonunun düğmesine basılır.

İhbarın bir albaydan gelmiş olması, ordu içinde bir ayrışma olduğunu gösterir. Genç subaylar DP'yi tutarken, yaşlılar cephesi, CHP yandaşıdır.

6 Haziran 1950 günü tasfiye başlar. Genelkurmay Başkanı Abdurrahman Nafiz Gürman ile Genelkurmay İkinci Başkanı, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları ile üç ordu komutanı (toplam 16 general) görevden alınmış, Genelkurmay Başkanlığı'na Kara Kuvvetleri Komutanı Nuri Yamut getirilmiş, diğerlerinin yerlerine de atamalar yapılmıştır. Ayrıca birkaç ay içinde 150 albay daha emekliye sevk edilecektir.

Dikkat çeken nokta ise tasfiyenin özellikle CHP çevrelerinde ve yayın organı olan "Ulus"ta üzüntüyle karşılanmış olmasıdır. Nitekim muhalefet partisi, iktidara karşı ağır bir dille hücuma geçmiştir. "Ulus" 10 Haziran günü manşetten "Komutanlarımıza iftira atmayalım" diye bir haber girmiş ve hükümeti bir açıklama yapmaya davet etmiştir. CHP'liler ise orduyu tahrik edici konuşmalar yapıyorlardı. Bunun üzerine Menderes DP grubuna yaptığı açıklamada orduyu hükümetin üzerine sürmek için tahrik eden CHP'ye fena yüklenmişti. Söyledikleri şuydu:

"Bütün çalışmalarımız demokrasiyi perçinlemek içindir. Esefle bildirmek isterim ki, iktidarımız henüz bir ayı bulmadığı halde bazı zorunlu değişiklikleri mesele haline getiren CHP, başarılı olmak istiyorsa "iktidar hastaları"nı başlarından atmalıdır. Bu "iktidar hastaları", ortalığı karıştırmak istemektedirler."
Şevket Süreyya Aydemir'in "Menderes'in Dramı"nda söylediği gibi Menderes'in suçlaması gerçekten ağırdır. "İktidar hastaları" dediği elbette İnönü ve yakın çevresidir. Bunlar orduyu ele alarak bir darbe hazırlamışlardır ve bu yüzden partiden atılmalıdırlar.

Ancak bu iddia büsbütün asıldan esastan yoksun mudur?

Pek değil. Zira o sırada olmasa bile ileriki yıllarda "CHP artı ordu = İktidar" sloganı duyulacaktır. Paşa damadı Metin Toker'in muhteşem formülasyonu ile bunun "CHP eksi ordu = İhtilal" şekline büründüğünü de biliyoruz.

Öte yandan Menderes tarafından tasfiye edilen generallerin bizzat İnönü'nün silah arkadaşları olup açıktan CHP'yi tuttuklarını hatırlatalım. İnönü bu iddiayı hiç kabul etmemiş, darbeye kimin gücünün yetebileceğini sormuştur. Kimin gücünün yetebildiğini 10 yıl sonra gördüğümüze göre bu sözden, o sırada ihtilal ortamının henüz hazır olmadığını, şartlar hazır olunca gereğinin yerine getirileceğini çıkarmak zor olmasa gerektir.

Nitekim 2 Haziran'da güven oylaması yapılırken CHP'liler son sözü bize vermediniz gibi sudan bir gerekçeyle Meclis'i terk etmişlerdi. DP iktidarının ilk krizi böyle çıkmış, bu yapay kriz, haklı olarak Demokratları kaygılandırmıştı. Demek ki, demişlerdi, CHP, devlet güçlerini ve orduyu kullanarak yeniden iktidara gelmek niyetinde.

Hakikatte bu kanaat hiç de temelsiz değildi. Nitekim Prof. Ali Fuat Başgil, "27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri" adlı kitabında bu noktayı şöyle açıklıyor (özetliyorum):

Halkın tepkisinden çekinen İnönü, subayların bu teklifini reddetmişti. Ancak Menderes'in tasfiye operasyonu üzerine hemen ülkenin her tarafından huzursuzluk hüküm sürdüğünü, kimsenin güvenliğinin bulunmadığını ilan edecekti. Gerçekte bu beyanat, hiçbir esasa dayanmıyordu. İnönü böylece, ziyaretine gelen ve darbe yaparak iktidarı kendisine vermek isteyen subaylara bir tür şükranlarını bildiriyordu. Bundan böyle yüksek rütbeli komutanlar arasında memnuniyetsizlik giderek artacaktı.

Prof. Başgil'e göre, 1950 sonlarına doğru Ankara ile Erzurum arasında uçan bir grup askeri uçak şehir ve köylere "milletin biricik ümidi olan İnönü"nün etrafında birleşmek gerektiğini bildiren beyannameler atmışlardı.

Son cümleleri yazarken aniden tarih uykusundan uyandığımı fark ettim. Yoksa farkına varmadan son birkaç yıldır yaşadıklarımızı mı yazmaya başlamıştım? Balyoz harekâtı filan...

"Tarihte bu kadar şaşırmamızın nedeni, onu yeterince incelemeyişimizdir." diyen Jean-Paul Roux muydu?

Mustafa Armağan
(Zaman, 21.11.2010)

11 Kasım 2010 Perşembe

Protestanlık yeni bir Avrupa yarattı


Yaklaşık 500 yıl önce ortaya çıkan Martin Luther’in Doksan Beş Tez’i ve ona karşı alınan tedbirler, ortaya yeni bir Avrupa çıkardı.

31 Ekim 1517’de yani Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethettiği yılda Katolik kilisesi ve inancı en büyük darbeyi yedi. Martin Luther -ki St. Augustin tarikatından bir keşişti-; Wittenberg’de Schlosskirche’nin kapısına ünlü Doksan Beş Tez’ini astı. Kendisi Roma kilisesine bağlı bir tarikatın mensubu bir keşişti, teologdu (ilahiyatçı). İncil metinleri ve tercümesiyle uğraştığı biliniyordu, nitekim bir müddet sonra Saksonya elektörü Akil Friedrich’in sarayına kapanarak Almancaya İncil çevirisini tamamlayacaktır. Ama bu tarihte öyle bir eseri yoktur.
Onun İncil çevirisi daha yoktu ama zaten İncil’i ilk çeviren adam da Martin Luther değildi, “Birisi İncil’i çevirdi, anında basıldı, okundu, çeviri ve matbaa ile beşeriyet aydınlandı” tezi bizim okulların müfredatına has bir saf yorumdur. Resmi İncil (yani İsa’nın hayatını anlatan yeni Ahid) çok daha evvel Yunancaya, Yunancadan Latinceye çevrilmişti. Hele İbranca asıllı eski Ahid yani Tevrat çevirisi vahim hatalar da içeriyordu.

Sakat düzeni tenkit ettiler
Luther’den iki asır evvel bu gibi yanlışlar üzerinde hep durulmuştur ve nihayet ondan evvel Rönesans’ın büyük aydını Rotterdamlı Erasmus İncil metnini eski metinlerle karşılaştırıp düzelterek (yani yeniden inşa ederek) çevirmişti. Tabii o kiliseyi eleştirmesine rağmen ne Roma kilisesini inkar etti ama ne de kendisine teklif edilen kardinallık görevini kabul etti.

Martin Luther Doksan Beş Tez’de Roma kilisesinin israfını, akraba kayırmacılığına (nepotizm) dayanan sakat hiyerarşik düzenini, tayinleri ve mutaassıp bir kafayla Rönesans’ın büyük sanat eserlerine yapılan masrafları tenkit ediyordu. Özellikle 1506-1626 arasında inşaatı ancak tamamlanan, 60 bin kişi alan, 42 metre kubbeli ünlü San Pietro kilisesi Ayasofya’dan bin sene sonra ortaya çıkmak için kaç tane ünlü Rönesans sanatçısının (Bramente, Michelangelo, Bernini gibileri) elinden geçmişti ve nihayet aşırı masrafları karşılamak için Papa X. Leo endülüjans denen af ve cennette yer edinme beratlarını satmaya başlamıştı. Bunun bir rezalet olduğu açıktı.

Malla mülkle, feodal lordların hakimiyetiyle dertleri yoktu
Luther ve etrafı haklı olarak kilisedeki ahlak düşüklüğünden ve irtikâptan bahsediyorlardı ama rahatsız olanlar daha çok ülkenin birikimlerinin kendilerine değil, Roma’ya akmasından şikayet eden Alman prensleri özellikle Saksonyalı Friedrich’ti. Nitekim Luther’i daha çok o desteklemiştir.

Hiç kimse bu Doksan Beş Tez’de Protestan itikadının, hele kilisesinin nasıl teşekkül edeceğinin ana prensiplerini aramasın. Mesela başta Martin Luther olmak üzere birtakım rahiplerin evlenmesi işi zamanla ortaya çıktı. Gene ne Martin Luther’in ne Reuchelin’in veya Melanchton’un veya İsviçre’de Calvin’in mal mülkle veya feodal lordların hakimiyetiyle fazla bir derdi yoktu. Tabii Fugger gibi bankerlere de bir şey demiyorlardı. Hatta zamanla kilisenin yortu ve tatillerinin kalabalığından şikayet eder oldular; çalışmak lazımdı...

Özgür bir düşünce, laik bir din olarak düşünmemek gerek
Protestanlığın esasları ve bölünmeleri bir mantar gibi çoğaldı. Dokuz sene sonra Mohaç seferi ile en güçlü Katolik krallığın yani Macaristan’ın ortadan kalkışı hem Protestanlara hak verdirdi hem de onlara karşı husumeti arttırdı. Kanuni Sultan Süleyman Han ve halefleri İspanya kralı ve Avusturya Habsburglarının Katolikliğine karşı Protestanlığı kullanmakta tereddüt etmediler.

Diğer taraftan kimse Protestanlığı din bakımından özgür düşünce, laik bir din olarak düşünmesin; o bizim okul kitaplarının yorumudur. Avrupa tarihi daha çok uzun zaman iki inancın etrafındaki bağnazlıklar, cinayet ve katliamları yaşadı. Doğrusu Wittenberg tezlerinin ilan edilişinin ardından imparator Şarlken’in karşı tedbirleriyle devam eden gelişmelerin şekillendirdiği çatışma yeni bir Avrupa yarattı. 500’üncü yılındaki Avrupa Hıristiyanlığının görünümü halen tartışmaya açıktır. Din düşüncesi ve politikaları ne olacak, Hıristiyanlık ve İslam çatışması daha nerelere gidecek? Bunların düşünülmesi lazım.

İlber Ortaylı
(07.11.2010)

28 Ekim 2010 Perşembe

İran devrimlerinin başladığı şehir

Tebriz’de her zaman canlı bir siyaset ve kültür hayatı vardı. Hem 1905’teki hem de 1979’daki devrimler buradan başladı.

İran’ın kuzeybatısındaki en büyük şehir; Eynalı ve Sehend dağları arasında, Kuruçay ve Acıçay’ın birleşmesinden oluşan nehir yatağı üzerindedir. İklim kuru, yazları sıcak, kışları hayli soğuk geçer. Safeviler devrinde, daha önce de Akkoyunlular ve İlhanlı Moğolları devrinde koskoca İran’ın başkentiydi.

Her zaman çarşı pazarda, evde Türkçe konuşulurdu. Uzun bir süre Tahran’dan sonra ikinci büyük şehir iken, bugün iki milyon nüfusuna rağmen ülkenin dördüncü büyük şehridir. İran Ermenilerinin ruhani merkezidir. Birçok Müslüman büyükleri arasında Şemsi Tebrizi de bu şehrin büyüklerindendir. Depremleriyle meşhurdur. Nitekim 1729 depremi ile şehrin birçok abideleri harap olmuştur. Halen İran’ın halıcılık merkezi sayılabilir, en güzel halılar orada dokunur.

Karakoyunlu ve Akkoyunluların eserleri, en başta Gök Mescid Türk sanat tarihi bakımından önemlidir. Daha doğrusu Osmanlı sanatının nereden geldiğini anlamak bakımından önemlidir. Bursa’nın mimarisini anlamak için, Tebriz’den gelen ustaların ve Tebriz’in 15’inci yüzyıl eserlerini iyi tanımak gerekir. Osmanlıların 18 yıl tahririni yaparak idare ettikleri bir bölgeydi, gene de Osmanlı-İran harplerinin çekişmesinin merkezinde yer alırdı.

İlk matbaa burada kuruldu
Tebriz 1905 İran meşrutiyet devriminin ve 1979’da da bugünkü İran’ı yaratan devrimin başlangıç noktası. Şüphesiz her zaman canlı bir siyaset ve kültür hayatı olmuş. İran’da ilk matbaa 1811’de Tebriz’de kuruldu. Eğitimde modernleşmenin ilk kurumlarından sayılan Rüşdiye 19’uncu asır sonunda burada açıldı. İran’ın ilk belediyesi hem kuruluş hem bina olarak Tebriz’dedir.

Azerbaycanlıların bulunduğu her yere tiyatro gelir. İlk Türk tiyatro eserleri Tiflis’te temsil edildi, kurumsal tiyatro ise Tebriz’de toplum hayatına adım attı. Tebriz üniversiteler şehri ama her köşede Türkiye’de üniversite bitiren hekime, mühendis, mimara ve meslek sahiplerine rastlamak mümkün. Azeri Türkçesi sadece sokakta ve evde değil, resmi kurumlarda bile konuşulan bir dil. Ama Farsçayı Azerbaycan okumuşları çok iyi bilir; bu dilin kültürüne, edebiyatına, tarihçiliğine katkıları büyük. Bakü’nün aksine Tebriz aydını Türkçeye çok düşkün ve Farsçaya da çok saygılı. Şehriyar gibi bir Türk şairinin Türkçe şiirleri kadar, Farsça şiirleri de mükemmel; mesela Prof. Rahim Reisnia Osmanlı-İran tarihinin 19’uncu yüzyılı ve modern Türkiye üzerindeki tetkikleriyle her iki ülkenin tarihçiliğine de katkı yapanlardan.
Unuttuğumuz dil ve müzik
Tebriz’in depremlerine rağmen ta 15’inci asırdan beri devamlı restore edilen büyük Kapalıçarşı’sı bugünün Ortadoğu dünyasında yayıldığı alan itibarıyla kendi türünün en geniş ve büyük örneği. Bu çarşıyı gezmek bir zevk. Tebriz’in halılarının ne olduğu burada anlaşılıyor.
İstanbul’daki Tebriz asıllı Azerbaycanlılar, çok ön plana çıkmasalar da hem iş hayatında hem de kültür hayatımızda önemli yeri olan bir grup. Prof. Ali Polat bu grupta önde gelenlerden biri. Tebriz’deki dostlarımızla ve oraya yatırım yapan diğer Türk işadamlarıyla konuşmak bir zevk; Rıza Resulzade ve Mimar Fertus Musavi ve Ekber Talibi ile Tebriz çarşısını ünlü İran uzmanı arkeolog Andre Godart’ın kurduğu Azerbaycan Müzesi’ni ve Yelpaze Mescidi’ni gezmek irfan arttırıcı; uzun zamandır özlediğim tipte yüklü sohbette Tebriz’in aydınları evlerinde toplanıyorlar ve yaşam biçimlerinde bir incelik gözleniyor. Sohbet bu insanlar için basit bir ifade değil, bir sanat, bir tasvir ustalığı.

Türkçenin nelere kadir olduğunu Tebriz aydınları arasında anlıyorsunuz. Unuttuğumuz dil, unuttuğumuz müzik ve etrafa bakma sanatı Tebriz’de. Ara sıra Türkçe konuşulan dünyanın merkezlerini görmek lazım ama bakmayı bilmek şartıyla.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 24.10.2010)