8 Şubat 2016 Pazartesi

Watergate Skandalı

İlk bakışta küçük bir hırsızlık olarak görünen olayın perde arkasında aslında büyük bir istihbarat servisi vardı. Tarih 17 Haziran 1972, beş kafadar sözde hırsızlık maksadıyla Amerika Ana Muhalefeti olan Demokrat Parti’nin merkezine girmiştir. Partinin Washington D.C’de bulunan Watergate Binasına giren sözde beş hırsız, aslında Amerikan 37. Başkanı olan Richard Nixon’un komplo girişimi için mekanda bulunmaktadır. Bahsi geçen skandal, ismini olayın gerçekleştiği Watergate binasından almıştır. Hırsızlık ile maskelenen komplo girişiminin (dinleme) çözümü için Adalet Bakanı olan Elliot Richardson’a başvurulmuştur. Adalet Bakanı Richardson ise Archibald Cox isimli savcıyı olayı aydınlatmak için görevlendirmiştir. Fakat zanlıların ifadelerinin ardından kimlikleri araştırıldığında ülke kamuoyu şoka uğramıştır. Çünkü hırsız olarak binaya giren zanlılar aslında Başkan’ın düşüncesini yansıtan Cumhuriyetçi Parti yanlısı kişilerdir. Başkan ise olayı örtbas etmek için Cox’u görevden almak istediğinde Adalet Bakanı Richardson adeta kendisini savcı için kurban etmiş ve görevden uzaklaştırılmıştır. Gerçekler, Beyaz Saray’dan elde edilen Başkan’ın görüşme kayıtları halka açıklanmaya başladığında ortaya çıkmıştır. Açıklamalar ve FBI-CIA merkezli ifşaların ardından Nixon giderek köşeye sıkışmıştır. Daha fazla halkın baskısına dayanamayan Nixon, Amerika tarihinde ilk ve son olarak Başkanlıktan istifa eden ilk Başkan olmuştur.(1) (2)
  •  Komplonun İç Yüzü ve Richard Nixon’un İktidar Entrikaları…
    Her ülkenin siyasi ve politik hayatında saklanması gereken operasyonel bilgiler  veya sırların saklandığı kozmik dosyalar mevcuttur. Fakat bugün ele alacağımız politik facia, dünyanın süper gücü olarak belirtilen Amerika’nın zirvesinde yaşanmıştır. Büyük diplomat veya siyasi otoritelerin zaman zaman içine düştükleri bu çıkmazlardan kurtulmak için başvurdukları yollar her zaman adil olmayabiliyor. Başkan Nixon, 1969 tarihinde zirvedeki adam olmadan önce 1952 tarihinden itibaren Başkan Dwight Eisenhower’ın 8 yıl boyunca yardımcılığı yapmıştır. Başkanlık için liderlik savaşına giriştiği ilk hareketinde 1960 yılında Demokrat kanatta bulunan John F. Kennedy’e mağlup olmuştur. Fakat Nixon, bu yenilginin ardından Başkanlık hayalinden vazgeçmeyerek kendisini 1968 yılında Cumhuriyetçi cepheden başkan adayı seçtirmiştir. Seçim çalışmalarını emin adımlarla ilerleten Nixon’un rakipleri olan Demokrat cephe adeta yerle yeksan olmuştur. Nixon’un bu büyük zaferi konuşulurken, 17 Haziran 1972 tarihinde yeni bir haberle kamuoyu çalkalanmaya başlamıştı. Demokrat Parti’nin kalesi olarak bilinen Watergate binası esrarengiz bir hırsızlık olayına maruz kalmıştır. (3) (4)
    Watergate binası beş kişi tarafından soyuldu iddiası dolaşırken soruşturma çok daha vahimdi. Çünkü hırsızlık için binaya girdikleri belirtilen kişiler, Cumhuriyetçi cephe tarafından finanse edilmekteydi. Zanlıların ifadelerinden sonra gözler Amerika’nın zirvesinde olan Başkan Nixon’a çevrilmiştir. Yapılan haberlerde, binaya giren kişilerin Demokrat Parti’nin gizli belgelerini fotoğraflamak ve telefonlara dinleme cihazı takmak istedikleri belirtilmiştir. Fakat Başkandan olanlarla ilgili bir yalanlama gelmiştir. Bu olaylar yaşanırken basın hırsızlığın perde arkasında duran yolsuzluğun peşine düşmüştür. Özellikle Washington Post’tan Carl Bernstein ve Bob Woodward olayın iç yüzünü sürekli kurcalamışlardır. Hatta olayı bütün çıplaklığı ile açıklamaya çalışırken dışlanmış ve Başkan tarafından yolları tıkanmıştır. Fakat gazetenin editörleri ve sahipleri gazetecilerini sonuna kadar savundukları için olay açıklığa kavuşmuştur. (3) (4)
    Gazetecilerin bütün özverili çalışmalarının yanı sıra Başkan Nixon, kendi konuşmalarını paranoyak olarak kaydettirdiği için kendi kendisini ifşa etmiştir. Olayın ardından Başkan’ın bu ses kayıtları dinlendiğinde yolsuzluk zinciri ortaya çıkmıştır. Watergate soruşturmasını aydınlatan en önemli kanıt, Başkan’ın kendi emriyle kaydettirdiği telefon dinlemeleridir. Öyle ki, ses kayıtlarının dinlenmesinden sonra kendi yandaşı olan Cumhuriyetçi cephe dahi Nixon’a sırtını dönmüştür. 1974 tarihinde Başkan Nixon ses kayıtlarını Yüksek Mahkeme’ye sunduktan sonra Watergate olayı ile ilgili ilişkileri ve şantaj iddiaları iyice belirginleşmiştir. Fakat daha sonra yapılan incelemelerde ses kayıtlarından bazılarının silindiği (18 saatlik eksik) anlaşılmıştır. Komplonun arkasından çıkan Amerika Devlet Başkanı Nixon, 8 Ağustos 1974 tarihinde yaptığı Ulusa Sesleniş ile Başkanlıktan istifa edeceğini açıklamıştır. Başkan seçilene kadar pes etmeden savaşan Nixon, Watergate soruşturmasının suçlusu olduğu anlaşılınca bütün kamuoyunun gözünden düşmüştür. Nixon, Başkanlıktan istifa etmesine rağmen sivil olarak suçlamalardan dolayı yargılanabilirdi. Fakat kendisinden sonra gelen Gerald Ford, 8 Eylül 1974 tarihinde Nixon’u affetmiş; fakat bu af ile anlaşma iddialarını arttırmıştır. Hatta bu ittifak iddiaları Gerald Ford’a 1976 Başkanlık seçimleri kaybettirmiştir. Sadece Amerika değil, bütün Dünya bu fiyaskoyu adeta nefesini tutarak izlemiştir. Olaydan 30 yıl sonra Washington Post gazetesine belgeleri sunan “Derin Gırtlak” kod adı ile bilinen kişinin Mark Felt olduğu ortaya çıkmıştır. Kendisine açılan davalardan dolayı bütün varlığı kaybettikten sonra David Frost ile çıktığı program 45 milyon kişi tarafından izlenince ölene kadar kimseye muhtaç olmadan yaşamını sürdürdü. Nixon, 22 Nisan 1994 tarihinde beyin kanaması nedeniyle 81 yaşında hayatını kaybetmiştir. (3) (4)
  •  Kaynaklar

2 Şubat 2016 Salı

Bedeli Çanakkale'de ödenecektir!


Birinci Dünya Savaşı esnasında garbın ve şarkın en çetin güçleriyle savaşmak zorunda kaldık. Dünya üzerine doğan bu son güneşin, son dinin son koruyucusunun evlatları vatanları, dinleri için kanlarının ve canlarının son demine dek birçok cephede aynı anda birçok düşmanla savaştılar. Kimi zaman gırtlak gırtlağa, kimi zaman süngü süngüye... Bu cephelerden biri var ki, herkesin gözü onda, yüreği onda. Nefesler tutulmuş, savaş başladı, başlayacak. Osmanlı diyarında gençler sıra sıra dizilmiş. Eli silah tutanlar Trablusgarp’ta, Şam’da, Yemen’de çoktan yerini almış. Kaderinde şehitlik mertebesi olanlar çoktan mertebelerine kavuşmuş. Sıra gelmiş gönüllülere. Kimi mektepte, kimi medresede talebe. Çoğu henüz çocuk, çoğunun boyu silahından kısa. Ama hepsi sabırsız, hepsinin çakmak çakmak gözleri. Bir şeyler yapmak istiyorlar ve ölmek, vatanları için ölmek…

Gönüllülerin kaydedildiği sırada bekleyenlerden biri de Mekteb-i Sultânî talebelerinden Mehmed Muzaffer. Üç aylık talimden sonra artık cephedeki yerini almaya hazır hale gelen Mehmed Muzaffer, Mart 1916’da zabit namzedi olarak Çanakkale’ye gönderilir. O, Çanakkale’ye vardığında İngilizler ve Fransızlar tarihlerine bir tokat gibi inen o büyük yenilgilerini almışlar, kaçıp gitmişlerdir.

İmroz ve Bozcaada’da üs kuran düşman, tayyareleri ve gemilerindeki uzak menzilli toplarıyla ara sıra yoklasa da, o gırtlak gırtlağa çarpışılan sekiz ay çoktan geçmiştir. Çanakkale’deki Osmanlı birlikleri ise Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine sevk edilecektir. Birlikler hazırlanmak ve noksanlarını gidermek üzere emir almışlardır. Mehmed Muzaffer’in bulunduğu birliğin kamyon ve otomobil lastiği ile birtakım malzemeye ihtiyacı vardır. Bu tür ihtiyaçlar ancak İstanbul’dan sağlanabilmektedir. İhtiyaçların giderilebilmesi için askerlerden birinin İstanbul’a gönderilmesi gerekir. Bunun üzerine birliğin komutanı uyanık ve becerikli İstanbul çocuğunu, Mehmed Muzaffer’i gerekli malzemenin temini için İstanbul’a gönderir. Malzemenin temini için lüzumlu paranın kendisine temini için Erkan-ı Harbiye Nezareti’ne yazdığı mektubu da Mehmed Muzaffer'e verir. O yıllarda İstanbul yollarında otomobil veya bir kamyona rastlamak neredeyse imkânsızdır. Bu tür vasıtaların azlığı bu vasıtalara ait alet, edevat ve malzemenin de ender bulunmasına neden olmaktadır. Olanlar ise karaborsadadır. Mehmed Muzaffer İstanbul’a ayak basar basma düşer peşine malzemelerin ve sonunda Karaköy’de bir Yahudi’nin dükkânında istediklerini bulur. Yahudi tüccarla pazarlığını yapar. İstanbul’daki ikinci durağı, alacağı malzemelerin parasını tahsil etmek için Erkan-ı Harbiye Nezareti olur. Harbiye’deki muhatabı yaşlı bir yarbaydır. Yarbay uzatılan belgeyi alır ve okur. Okuduktan sonra Mehmed Muzaffer’e sorar. “Ne alınacak?” Hazır olda bekleyen Mehmed Muzaffer cevaplar, “Otomobil ve kamyon lastiği efendim.” Cevabı alan yarbay “Bana bak oğlum! Ben askerimin ayağına postal, sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun! Haydi, yürü git; insanı günaha sokma. Para mara yok!" cevabını verir.


Beklemediği bu sert ama bizzat hakikat olan cevabı alan Mehmed Muzaffer ağır adımlarla Harbiye Nezareti’nden ayrılır. Bulunduğu birliğin o malzemelere ihtiyacı vardır. Ancak malzemeleri alacak parası yoktur. Komutanı ona güvenmiş, onca arkadaşının içinden onu seçmiştir. Ne yapıp etmeli ama eli boş birliğine dönmemelidir. Ama nasıl yapacak, onca parayı nerden bulacaktı. Bu düşünceler içerisinde Harbiye Nezareti’nden çıkmış Beyazıt Meydanı’na varmıştır. Tam bu sırada durakladı. Aradığı sorunun cevabını bulmuştu.

Koşar adımlarla Yahudi tüccarın dükkânına giden Mehmed Muzaffer tüccara; “Paranın bana ödenme işlemleri akşamüstü bitecek. Ezandan sonra gelip malları alamam, gece koyacak yerim de yok. Yarın öğleden evvel vapurum Çanakkale’ye kalkıyor, yetişmem lazım. Onun için, sabah ezanında geleceğim. Malları o vakte mutlaka hazır edin.” der. Tüccardan “Pekâlâ” cevabını alır. Tam dönmüş uzaklaşacakken geriye doğru dönüp “Altın para vermiyorlar, kâğıt para verecekler.” diye de ekler. Yahudi tüccarın buna da bir itirazı yoktur. Mehmed Muzaffer, Merkez Komutanlığı’ndan tahsis ettiği araba ile bir sonraki günün sabahında Yahudi tüccarın dükkânına gelir. Gün henüz aydınlanmamıştır. Mallar hazırdır ve alelacele araca yüklenir. Alınacaklar kamyona yüklendikten sonra Mehmed Muzaffer elindeki yüzlük kaimeyi Yahudi tüccara uzatır. Yahudi tüccar gaz lambasının sönük ışığında Mehmed Muzaffer’in uzattığı kâğıt parayı alır. Ya bakmaya gerek duymaz ya da çok nadir kullanılan kâğıt paraların gerçek olup olmadığını bilemez.

Mehmed Muzaffer Çanakkale’ye doğru yola çıkan vapurdadır birkaç saat sonra. Yanında kendisinden istenen malzemeler, yüreğinde kendisine verilen emri yerine getirmenin ve birliğine eli boş dönmemenin huzuru... Muzaffer, Çanakkale’ye vardıktan kısa süre sonra birliği Sinâ Cephesi’ne yollanır. Birinci ve ikinci Gazze muharebelerinde en öndeki cengaver Muzaffer’dir. Mehmed Muzaffer Gazze’den geri dönemez. Bu zeki ve becerikli vatan evladı Gazze’de İngilizlere karşı verdiği mücadelede şehit düşmüştür.


Mehmed Muzaffer’in Yahudi tüccara verdiği parayı nerden bulduğuna gelecek olursak. Mehmed Muzaffer önce Osmanlı’da o gün için paraların basıldığı kâğıdın aynısını Karaköy'deki kırtasiyecilerinden temin etmiş, bütün gece çini mürekkebi ve boya ile ilk bakışta gerçeğinden ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmayı başarmıştır. Dönemin "kaime" ismi verilen kâğıt paralarının en büyüğü elli kaimedir. Ancak Muzaffer’in alacağı malzemelerin tutarı bundan fazladır. Bir gecede iki elli kaime çizmeyi yetiştiremeyecek olduğundan olsa gerek Muzaffer’in Yahudi tüccara verdiği para yüz kaimedir. O dönemde basılan kâğıt paraların altında “Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye edilecektir” ibaresi bulunmaktadır. Mehmed Muzaffer bunu değiştirerek “Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye edilecektir!” ibaresini yazmıştır.

Yahudi tüccar birkaç gün sonra elindeki yüzlük kaimeyi altın olarak tesviye etmek üzere Osmanlı Bankası’na gittiğinde olayın farkına varır. Zira elindeki para çoktan Çanakkale’de Mehmetçiğin kanıyla tesviye edilmiştir! Yahudi tüccar bu olayı pek mesele etmedi. Ancak olay kısa bir süre sonra tüm İstanbul’da duyuldu. Şimdiye kadar yeryüzünde emsali görülmemiş ve bir daha da görülmesi imkân haricinde olan bu hadise, Şehzade Abdülhalim Efendi tarafından duyulunca, şehzade bir adamını yollayarak Yahudi tüccarı buldurdu. Karşılığını altın olarak ödeyerek aldı. Çok zarif, sedef kakmalı ve içi kadife döşeli bir çekmeceye yerleştirerek İstanbul Polis Okulu’ndaki Emniyet Müzesi'ne hediye etti. Bu değerine paha biçilemez eser, 1917’den 1979’a kadar bu müzede muhafaza edildi. 1970’lerde Polis Okulu’nun Ankara’ya taşınması ile Ankara'ya nakledildi. Bugün Ankara Gölbaşı’ndaki Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü bünyesindeki Belge İnceleme Laboratuvarı’ndaki çelik bir kasada koruma altında tutulan tarihi paranın, Emniyet Genel Müdürlüğünün açmayı planladığı polis müzesinde sergilenmesi planlanıyor. O enfes sedef kakmalı çekmecesi hakkında ise maalesef malumat bulunmamaktadır.

Not: Yazıda bahsi geçen hadise ilk defa, kahramanımız Mehmed Muzaffer gibi kendisi de Galatasaraylı (Mekteb-i Sultânî) olan gazeteci – yazar Ziyad Ebüzziya (1911-1994) tarafından ortaya çıkarılmış ve Lale Mecmuası’nın Temmuz 1984 tarihli 2. sayısında yayınlanmıştır. Bu yazı, Ziyad Ebüzziya’nın Lale Mecmuası’nda yayınlanan yazısından istifade edilerek kaleme alınmıştır.

12 Aralık 2015 Cumartesi

ANZAKLI ÖMER: “SİZ TÜRK’LER GERÇEKTEN ÇOK MERHAMETLİ İNSANLARSINIZ!

1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Musluoğlu, vazife yaptığı hanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar… New York'da Medical Center Hospital'da vazife almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler…
Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor.
Diğer zamanlarda da laboratuvarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim.
Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında…
- Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?" dedim.
Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı… Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var.
Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:
- Siz Türk müsünüz?
- Kaşlarını yukarıya kaldırarak "hayır" manasına bir işaret yaptı.
- Ama ben hala merak ediyorum. "Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?"
- Aldırma öylesine bir şey işte, dedi.
Ben yine ısrarla:
- Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım…
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
- Siz Türk müsünüz?
- Evet Türk'üm…
İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı…
Anlatmaya başladı:
Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de… Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı.
Ben, Avustralya Anzaklarındanım.
İngilizler bizi toplayıp dediler ki:
- Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar.
Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda…
Birlik olup üzerine gideceğiz.
Bu savaş çok önemlidir. "Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık…
Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevk ediyormuş.
Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm.
Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler gibi geceyi gündüze çeviriyordu.
Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu.
Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk.
Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık.
Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar.
Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş.
Biz karaya çıktık. Taarruz ediyoruz, bizi püskürtüyorlar…
Tekrar taarruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz…
Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam.
İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya…
Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar.
İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana.
İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şok olmuştum doğrusu…
Dedim ki kendi kendime:
- Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar…
Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi… Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler…
Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla 'Yazıklar olsun bana' dedim. 'Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim?
Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış' diyerek pişman oldum…
Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki…
Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce…
Nihayet bizi serbest bıraktılar.
Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın sırrı bu işte…
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
- Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk…
Ne garip değil mi? Avustralya'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim.
Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum.
Peşinden nemli gözlerle:
- Bana adınızı söyler misiniz? dedi.
"Ömer" cevabını verdim.
Merakla tekrar sordu:
- Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?"
- Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.
- Senin adın Müslüman adı mı?
Ben:
- Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı, doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu.
Yüzüme bakarak dedi ki:
- Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.
- Olsun, dedim.
- Peki doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?"
Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş…
- Tabii, dedim.. "Müslüman olmak çok kolay."
Sonra kendisine imanın ve İslam'ın şartlarını anlattım, kabul etti.
Hem kelime-i şahadet getiriyor, hem de ağlıyordu…
Mırıldandı:
- Siz Müslümanlar tesbih çekersiniz, bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk'ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş.
Hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim.
Hasta yatağında tesbih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk.
Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.
- Beni yalnız bırakma olur mu?
- Ne gibi Ömer amca?
- Ara sıra gel de bana İslamiyet'i anlat!..
Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.
O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.
Fakat günden güne eriyip tükeniyordu.
Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum;
"Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gidin!"
Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu.
Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şahadet söylettirdim, o şekilde kucağımda ruhunu teslim etti…
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. Ne yalan söyleyeyim, ağladım…

4 Aralık 2015 Cuma

Mescid-ül Aksanın Bekciler

Osmanlı ordusu Kudüs'ten çekilirken (9 Aralık 1917) Mescid-i Aksa'yı koruması için nöbetçi bırakılan Onbaşı Hasan'ın yürekleri titreten öyküsü

Tam 57 yıl nöbetine sâdık kalan Osmanlı askerini, merhum tarihçimiz İlhan Bardakçı 1972 yılının 12 Mayıs günü Mescid-i Aksa'nın merdivenlerinde görür ve yıllar sonra bu inanılmaz karşılaşmayı kaleme alır. Sayesinde haberdar olduğumuz canlı tarih âbidesini şöyle dile getirir rahmetli tarihçimiz:

Mevki Kudüs. Mekân Mescid ül Aksa, Tarih 21 Mayıs 1972 Cuma. Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz.
 Kudüs Kapalı Çarşısı'nda rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid ül Aksa'nın önüne kavuşturur. Mirac mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıble'mize yani… Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu" derler oraya. Yavuz Selim 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs'ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan… O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid'in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız.

Onu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy… İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi… Palto?.. Hayır, kaput, pardösü veya kaftan?.. Değil. Öyle bir şey, işte.

Başındaki kalpak mı, takke mi, fes m? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.

Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. “Kim bu adam” dedim. Lâkaydi ile omuz silkti. “Bilmem.” diye cevap verdi. “Bir meczup işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya… Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.”

Kan mı çekti nedir. Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe “Selâmünaleyküm baba” dedim.

Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:

- “Aleykümüsselâm oğul…

Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm…

- “Kimsin sen, baba” dedim.

Anlattı ki, ben de size anlatacağım.

Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs'ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hâkimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki kenti zapteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.

Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.

- “Ben, dedi, Kudüs'ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden…”

Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:

- “Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan'ım”

Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi…

Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:

- “Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?”

- Elbette, dedim, buyur hele…

Konuştu:

- “Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı'na düşerse… Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi'yi bul. Ellerinden benim için bus et (öp). Ona de ki…

Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi gibi gürledi:

- O'na de ki, gönül komasın. Ona de ki, “11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım dedi, dersin…”

Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 55 yıl kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.Yıllar SonraMerhum İlhan Bardakçı bu hatırasını, TV'de anlattığında zamanın genelkurmay başkanı onu arar ve bu aziz askeri bulmak için aracı olmasını ister. Bardakçı sonra şunları yazar: Hasan Onbaşı bizdendi… O halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten. Aramadık ki, bulalım. Bulunamazdı zaten. O ki, göklere baş vermiş bir ulu selvi idi. Ve bizler ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri gibi o nöbet noktasındaki elmas mânâyı da unutmuştuk…
İlhan Bardakçı

30 Ekim 2014 Perşembe

KÜRT ÖRGÜTLERİ VE LİDERLERİ

PKK (KÜRDİSTAN İŞÇİ PARTİSİ)
Örgüt neredeyse 40 yıldır Ortadoğu’da varlığını sürdürüyor. Şu an İmralı Cezaevi’ndeki Abdullah Öcalan’ın kurduğu PKK yıllar içinde siyasete ve konjonktüre göre, pek çok değişim geçirdi. Marksist-Leninist ilkelere dayalı bağımsız ve birleşik bir Kürdistan kurmak amacıyla yola çıkan örgüt, bugün demokratik özerklik talep ediyor.
Öcalan 16 Şubat 1999’da yakalanarak Türkiye’ye getirildi. [ANADOLU AJANSI]
Öcalan 16 Şubat 1999’da yakalanarak Türkiye’ye getirildi. [ANADOLU AJANSI]
APOCULAR
1972’de Ankara’da bir öğrenci eyleminde gözaltına alınan 23 yaşındaki gencin Türkiye’nin en önemli Kürt ayaklanmalarından birine liderlik yapacağını kimse tahmin edemezdi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi Abdullah Öcalan, yedi aylık tutukluluğu için, yıllar sonraki bir röportajda “Cezaevi benim için siyasal mücadeleye atılmada okul oldu.” diyordu.[1] 12 Mart 1971 askeri müdahalesinin ardından Türkiye’de gençlik hareketlerinde silahlı mücadeleyi savunan çok sayıda örgüt çıktı. Neredeyse hepsi Türklerin ve Kürtlerin ortak örgütlenmesini, mücadelesini savunuyordu. Cezaevi arkadaşlarının ‘sessiz biri’ diye anımsadığı 1949 Urfa doğumlu Abdullah Öcalan ise, Kürtlerin ayrı örgütlenmesini, ayrı mücadelesini öne çıkaran düşünceleriyle dikkat çekiyordu. 1970’lerde Kürt öğrenciler daha çok Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) çatısı altında örgütleniyordu. Abdullah Öcalan’ın görüşleri etrafında toplanan ilk çekirdek kadroysa Dev-Genç ve Ankara Yüksek Öğrenim Derneği (AYOD) gibi derneklerin üyelerinden oluştu. Kadroda, daha sonra örgütün önemli liderlerinden olan Kemal Pir, Rıza Altun gibi Türk kökenliler de vardı. 1975’te Ankara Dikmen’de bir toplantıda bu grup bağımsız Kürt devleti için Marksist-Leninist örgüt kurmaya karar verdi. “Ankara grubu” olarak bilinen grupta örgütün önemli liderlerinden Mustafa Karasu, Cemil Bayık, Duran Kalkan, Ali Haydar Kaytan, Rıza Altun ve Öcalan’ın daha sonra örgütten ayrılan eşi Kesire Yıldırım vardı. Dönemin silahlı örgütlerinden farklı yol izlediler. Diğerleri önce yayın organı kurup görüşlerini aktarırken kendilerine ‘Kürdistan Devrimcileri’ adını veren grup Güneydoğu’da illere gidip doğrudan örgütlenme yolunu seçti. Siyasal görüşlerini tek liderin belirlemesinden dolayı diğer gruplar onlara ‘Apocular’ diyordu.
1970’lerin ortalarından itibaren Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgelerde sosyalist kökenli birçok Kürt ve Türk örgütü de vardı. Bunlardan Kürdistan Sosyalist Partisi’ne yakın Mehdi Zana 1978’de bağımsız girdiği seçimlerde Diyarbakır Belediye Başkanlığını kazanmıştı. Öcalan; Kawa, Rızgari, Özgürlük Yolu, DDKD (Devrimci Demokratik Kültür Derneği) gibi Kürt örgütler dahil bölgedeki bütün örgütleri ‘hain, işbirlikçi’, ‘Marksizm’den sapmış anlamında ‘revizyonist’ olarak nitelendiriyordu. Bu gruplar ile ciddi silahlı çatışmalar oldu. Siverek, Batman gibi kentlerde ise bazı aşiretleri ‘devlet yanlısı’ ilan ederek silahlı saldırılara başladı.
PKK KURULUYOR
Abdullah Öcalan ve arkadaşları Diyarbakır’ın Lice ilçesinin Fis köyünde 1978 yılında Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) kuruluşunu ilan etti. İç savaş ortamının yaşandığı Türkiye’de 12 Eylül 1980’de ordu yönetime el koydu. Abdullah Öcalan 12 Eylül darbesinden bir yıl önce Suriye’ye geçmişti. Türkiye içinde ise diğer örgütler gibi PKK da darbeden etkilenmiş, Kemal Pir, Mazlum Doğan gibi önemli PKK üyeleri, Kürtlerin hafızasında işkencelerle özdeşleşen Diyarbakır Cezaevi’ne konmuştu.
PKK SURİYE’DE
Suriye’ye yerleşen Öcalan, Filistin örgütleri ile anlaşarak Türkiye’den gelen PKK militanlarını onların kamplarına yerleştirdi. Türkiye’yle birçok anlaşmazlığı olan Hafız Esed rejimi, Türk, Kürt bütün silahlı örgütlere barınma sağlıyordu. Bu arada Öcalan Lübnan’da kendi kampını kurmuş, Türkiyeli diğer sol örgütlerle askeri darbeye karşı ortak cephe örgütü kurmaya çalışıyordu. Asıl girişimini Türkiyeli örgütlerin aşiret lideri olarak gördüğü, bölge ülkeleri ile ilişkilerinden dolayı uzak durduğu Irak Kürdistanı’nın en önemli örgütü Kürdistan Demokrat Partisi lideri Mesut Barzani ile 1983’te yaptı.[2] Irak Kürdistanı ve Kandil dağlarında PKK’nın kalıcılığı için ilk adım atılmıştı. Türkiye, Suriye, İran’dan militanlar Türkiye sınırındaki Lolan’da kurulan kamplara yerleşmeye başladı. Yıllarca Suriye’de barınan PKK, Kürt nüfus içinde örgütsel ilişkilere sahip oldu. Ama bunu Suriye rejimine karşı kullanmadı. Şam da PKK’nın Suriye Kürtlerinden kazandığı militanlarını Türkiye’ye karşı kullanmasına ses çıkarmadı. Bugün PKK’nın önemli isimlerinden Bahoz Erdal, Nurettin Sofi gibi isimler Suriye Kürtlerinden.
ERUH VE ŞEMDİNLİ BASKINI
PKK devlete karşı ses getiren ilk silahlı eylemini 15 Ağustos 1984’te Hakkâri’ye bağlı Eruh ve Şemdinli ilçelerindeki askeri birliklere saldırarak yaptı. Bir askerin şehit edildiği, PKK militanlarının halka propaganda yaptığı eylem beklenenin üzerinde yankı yaptı. 12 Eylül darbesini yapan Kenan Evren bölgeye gitti. Aynı yıl PKK yerel halkı örgütlemek, milis gücü kurmak için Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi (ERNK) adlı bir örgüt daha kurdu. Öcalan, PKK’nın etkinliğinin artmaya başladığı bu yıllarda kendisini eleştirenlere karşı da acımasızdı. Bu süreçte birçok eski PKK üyesi iç infazlarla öldürüldü.
İLK KİTLESEL KÜRT GÖSTERİLERİ: ‘SERHİLDAN’
1990’da Nusaybin’de bir çatışmada öldürülen PKK militanının cenazesine binlerce kişi katıldı. Cenazeye müdahale olunca Cizre ve Nusaybin gibi sınır ilçelerinde yine binlerce kişinin katıldığı gösteriler yapıldı. PKK’nın, Filistin intifadasından esinlenerek ‘serhildan’ dediği gösteriler giderek güçlendi. Örgüt, ilk defa şehirlerde taban bulmaya başladı. PKK’ya 12 Eylül’ün ardından dağılan Kürt örgütlerin militanlarından yoğun katılım oldu. Öğrenciler, Kürt aydınları için de çekim merkezi olmaya başlamıştı. Aynı dönem devlet de kendisine bağlı aşiretlerle bölgede koruculuk sistemine geçti. PKK Kürtlerle karşı karşıya geldi. Bu dönemde korucu köylerine yönelik katliamlar yaptı.
SİVİL KÜRT SİYASETİ
12 Eylül sonrası kapatılan CHP’nin yerini alan Sosyal Demokrat Halkçı Parti’den bazı Kürt milletvekilleri, Mehmet Ali Eren, İbrahim Aksoy gibi isimler o yıllarda tabu olan ‘Kürt Sorunu’nu konuşmaya başladı. 1988’de bu vekillerin Paris’teki Kürt Enstitüsü’nün Saddam’ın kimyasal saldırılarına maruz kalan Irak Kürtleriyle ilgili toplantıya katılmaları ipleri kopardı. Milletvekilleri SHP’den ayrıldı. 7 Haziran 1990’da Halkın Emek Partisi’ni kurdular. Parti Güneydoğu’da hızla güçlendi. 1991’deki erken seçime 22 HEP’li SHP kontenjanından girdi. Vekil seçilenlerden Leyla Zana, meclisteki törende Kürtçe yemin etti. HEP’e kapatma davası açıldı. Davanın ardından kurulan Demokrasi Partisi’ne (DEP) katılan milletvekilleri Hatip Dicle, Orhan Doğan, Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık ve bağımsız milletvekili Mahmut Alınak’ın dokunulmazlıkları kaldırıldı.
GÜNEYDOĞU’DA ‘DÜŞÜK YOĞUNLUKLU’ SAVAŞ
1990’lı yıllar yasal Kürt siyaseti ve bölge halkı için zor geçti. 1991’de HEP Diyarbakır İl Bakanı Vedat Aydın polis olduğunu söyleyen kişiler tarafından kaçırılıp öldürülmüştü. On binlerce kişinin katıldığı cenazeye polis müdahale etti, ölenler oldu. Aynı yıllarda PKK’ya yardım ettikleri gerekçesiyle birçok köy boşaltıldı. Abdullah Öcalan bu dönemde anlaşma yolları aramak için girişimlerde bulunmaya başlamıştı. Önce Kürdistan Yurtseverler Birliği lideri Celâl Talabani aracılığıyla Özal hükümeti ile ilişki kurmaya çalıştı. Tek taraflı ateşkes ilan etti. Fakat ateşkes 1993’te PKK’nın Bingöl karayolunda terhis olan 33 askeri öldürmesi ile son buldu. Bundan sonra çatışmalar artarak devam etti.
SURİYE DESTEĞİNİ ÇEKİYOR
1990’lı yıllardaki durum 1998’de Öcalan’ın Suriye’den çıkması ile bitti. Türkiye, Şam’a baskıyı artırdı. Sınıra asker yığıldı. Ardından Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş sınıra giderek basına “Artık sabrımız kalmadı.” açıklaması yaptı. Durumun ciddiyetini gören Esed yönetimi Öcalan’a “Ya Türkiye ile aramızda savaş çıkar ya biz seni yakalar Türkiye’ye teslim ederiz; tercih yapmak zorundasın.” dedi.[3]
ÖCALAN KENYA’DA YAKALANDI
9 Ekim 1998’de Suriye’den çıkmak zorunda kalan Öcalan, önce Yunanistan’a gitti. Atina, Türkiye ile sorun istemediği için onu Rusya’ya gönderdi. Rusya da iltica izni vermeyince İtalya’ya geçti. İtalya da kalmasına izin vermedi. Avrupa’da hiçbir ülke Öcalan’ı istemiyordu. Tekrar Rusya ve Yunanistan yolculuğunun ardından Hollanda’ya götürüleceğini söyleyen Yunan yetkililer onu Kenya’ya bırakmıştı. Burada Yunan büyükelçiliğinde kalan Öcalan, Hollanda’ya götürüleceği söylenerek bir uçağa bindirildi. Uçakta onu Türkiye’den özel operasyon ekibi bekliyordu. Öcalan 16 Şubat 1999’da Türkiye’deydi.
İMRALI’NIN ÖZEL MAHKÛMU
Abdullah Öcalan, Marmara Denizi’nde bulunan İmralı adasında sadece onun için yapılan özel bir hapishaneye kondu. 29 Haziran 1999’da idama mahkûm edildi. Türkiye, AB uyum yasaları çerçevesinde idam cezasını kaldırınca karar ağırlaştırılmış müebbet cezasına çevrildi.
SÜRESİZ ATEŞKES KARARI
Abdullah Öcalan, avukatları aracılığıyla bu süreçte süresiz ateşkes kararını örgüte iletmişti. Ayrıca Türkiye sınırları içindeki silahlı militanlarının ülke dışına çıkmaları yönündeki kararı da örgüt tarafından koşulsuz yerine getirildi. Ateşkes 1 Haziran 2004’e kadar sürdü. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra örgüt tekrar eylemlere başladı.
İMRALI GÖRÜŞMELERİ
Kamuoyuna çok yansımasa da, Öcalan’ın asker ve istihbarat yetkilileri ile görüştüğü biliniyordu. 2 Ağustos 2009’da İçişleri Bakanı Beşir Atalay polis akademisinde bazı gazeteci ve yazarlar ile bir araya gelerek “Kürt Meselesinin Çözümü: Türkiye Modeline Doğru” başlıklı bir çalıştay yaptı. Bu çalıştayda Atalay ilk defa ‘Demokratik Açılım’ çerçevesinde Kürt meselesinde neler yapılabileceğini gündeme getirdi. MİT 2009’dan önce yalnızca Öcalan ile değil PKK temsilcileri ile de görüşmelere başlamıştı. 2011’de dönemin başbakanlık müsteşarı ve MİT müsteşar yardımcısı Afet Güneş’in Oslo’da PKK’yı temsil eden Mustafa Karasu, Sabri Ok gibi isimler ile yaptığı görüşmelerin ses kaydı yayınlandı. Milliyet gazetesinde ise 2013’te Abdullah Öcalan’ın BDP milletvekilleriyle İmralı’daki cezaevinde yaptığı görüşmelerin tutanakları yayımlandı. Görüşmeler bugüne kadar sürdü.
ÖCALAN’IN LİDERLİĞİ
Suriye’deki gelişmelere PKK’nın müdahalesi, Suriye’nin Türkiye sınırlarında kendisine yakın PYD örgütünü çıkarması Öcalan’ın liderliğinin diğer Kürt bölgelerinde de yükselmesine yol açtı. Kürt gazeteci yazar Zeynel Abidin Erdem’e göre, Öcalan, Molla Mustafa Barzani’den sonra ilk defa Türkiye, Suriye, İran ve Irak Kürdistanı’nda da birçok Kürt tarafından ortak lider olarak görülüyor, Öcalan’ın yakalandıktan sonraki ifadelerinin olumsuzluğuna rağmen liderliğinin sarsılmadığına dikkat çekiyor; “Lider kültü Ortadoğu’ya özgü bir durum. Liderlik ve parti Ortadoğu’da aynı şey. İyi yapılan her şeyin ona mal edildiği, kötü yapılanlardansa kesinlikle haberinin olmadığı bir durum. Bingöl’de 33 asker öldürülür, haberi yoktur. Oysa liderlerden habersiz sinek uçmaz. Barzani ve Talabani Kürt toplumunda karşılığı olan liderlerdi. Ama aşiret temelli ortaya çıktılar. Irak Kürdistanı’nda PKK’ya sempatisi olanlar şunu diyor; ‘Bizim liderler hep kendi aşiretlerini savundu. İlk defa bir lider bütün Kürtleri savunuyor.’”

HÜDA-PAR (HÜR DAVA PARTİSİ)
Güneydoğu’da son seçimlerde BDP ve AK Parti’nin ardından Hür Dava Partisi (Hüda-Par) adlı parti üçüncü sıraya yerleşti. AKP dışında muhafazakâr İslâmcı Kürt seçmenin oylarını almayı başaran Hüda-Par kadrolarının önemli bölümü, PKK ile yaptığı kanlı çatışmalarla adını duyuran Hizbullah’tan geliyor.
Diyarbakır'da HÜDAPAR'ın da katıldığı Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinden bir kare. [ANADOLU AJANSI]
Diyarbakır’da Hüda-Par’ın da katıldığı Kutlu Doğum Haftası etkinliklerinden bir kare. [ANADOLU AJANSI]
İKİ KİTABEVİ, İKİ ÖRGÜT
1979 İran İslâm devrimi, Türkiye’deki İslâmcı grupları derinden etkiledi. Güneydoğu’da da devrimden etkilenen gençler küçük gruplar etrafında tartışmalar yapıyordu. Diyarbakır’da özellikle Vahdet kitabevi çevresinde toplanmışlardı. Tartışmalarda Fidan Güngör ve Hüseyin Velioğlu adlı iki genç, fikir ayrılığına düştü. Fidan Güngör Menzil Kitabevi’ni, Hüseyin Velioğlu İlim Kitabevi’ni kurdu. Hizbullah örgütlenmesinin ilk temellerini İlim Kitabevi çevresinde toplanan Hüseyin Velioğlu ve arkadaşları attı.[4] Her iki grup da İran benzeri bir İslâm devletinin Türkiye’de kurulmasını savunuyordu.
HİZBULLAH DOĞUYOR
İki grubun liderleri de sık sık İran’a gidip dini liderlerle görüşüyordu. Özellikle Batman’da örgütlenmeye başlayan Hüseyin Velioğlu liderliğindeki grup güçlenmeye başlayınca bölgedeki en büyük örgüt PKK ile karşı karşıya geldi. PKK’nın etkin olduğu bölgelerde başka oluşumlara izin vermemesi çatışmayı tetikleyen nedenlerdendi. 1987’ye kadar ayrı örgütlenseler de ilişkileri süren İlim ve Menzil grupları arasındaki tartışma, fikir ayrılığının ötesine geçmeye başlamıştı. Menzil PKK ile çatışmanın devletin işine yarayacağını söyleyerek Velioğlu’nun başlattığı saldırılara karşı çıkıyordu. İlim grubu bu dönemde kendisine “Allah’ın partisi” anlamına gelen Hizbullah demeye başladı. 1992’de İlim grubuna mensup militanlar Menzil grubundan Ubeydullah Dalar’ı öldürünce çatışma başladı. İki grup arasındaki çatışma 1994’te Menzil grubunun lideri Fidan Güngör’ün İstanbul’da kaçırılıp öldürülmesine kadar sürdü. Menzil grubu bu saldırılardan sonra etkisizleşti.
YA SATIR YA ‘TAKAROF’
Hizbullah adının henüz duyulmadığı 1990’lı yıllarda PKK’ya yakın yayın organlarında ‘Hizbulkontra’ saldırılarından bahsedilmeye başlandı. Diyarbakır, Mardin, Batman gibi şehirlerde PKK’ya yakın olduğu ileri sürülen birçok kişiye silahlı saldırılar arttı. Saldırıların ortak özelliği ya satır kullanılması ya da ‘Takarof’ marka silahla işlenmesiydi. PKK saldırılara karşılık vermeye çalışıyordu. Haziran 1992’de Hizbullah’ın etkin olduğu Diyarbakır Silvan’ın Yolaç Köyü’nü bastı, bir camide on kişiyi kurşuna dizdi. PKK Hizbullah karşısında zorlanıyordu. Saldırılar yalnızca PKK militanlarına karşı değil, yayın organlarının muhabirleri ve çeşitli partilerin üyelerine karşı da yapıldı. DEP milletvekili Mehmet Sincar’ın Batman’da öldürülmesi bunlardan en önemlisiydi. PKK bu dönemde en büyük kaybını yaşayarak birçok il merkezinde sokak hâkimiyetini Hizbullah’a kaptırdı. Çatışma, PKK merkez komitesinin Hizbullah’a barış çağrısıyla önce yavaşladı. Sonra Kuzey Irak’taki Hizbullah’ın lideri Ethem Barzani ile Kürdistan İslâmi Hareketi lideri Şeyh Osman’ın arabuluculuk yapmasıyla 1995’lerde bitti.
‘İSTER İSTEMEZ KÜRDİSTAN!’
Hüseyin Velioğlu, ideolojik olarak Kürt devletini hiç savunmadı. Onlarınki, İran’a benzer bütün Türkiye’yi kapsayan bir İslâmi devlet projesiydi. Fakat üyelerinin tamamı Kürt kökenliydi ve faaliyet alanı da esas olarak Güneydoğu oldu. Örgütün üst düzey isimlerinden Abdülaziz Tunç polise verdiği ifadede, ister istemez Kürdistan’ı hedefleyen çizgiye geldiklerini söylüyordu; “Kürdistan projesi özel manada olabilir. Çünkü isteseniz de istemeseniz de Suriye, İran ve Irak Kürtleri belli davalar güdecek, bu konuda görüş beyan etmek zorunda kalacaksınız. Ben Hüseyin’in 1990’lardan itibaren bu konuda kitaplar yazdığına şahit oldum. Kürtlere, Kürdistan’a bakış konularında dizüstü bilgisayarına yazdığını biliyorum. Bu kitapları çıkartacağım zaman gelecek diyordu.”[5]
HİZBULLAH LİDERİ İSTANBUL’DA ÖLDÜRÜLDÜ
Hizbullah-PKK çatışması son bulduktan sonra, diğer İslâmcı gruplara yönelik saldırılar devam etti. Hedefte özellikle Menzil grubu vardı. Kendini İslâmcı feminist yazar olarak tanımlayan, daha önce Hizbullah içinde de yer alan yazar Konca Kuriş, 16 Temmuz 1998’de Mersin’de evininin önünden kaçırılarak öldürüldü. Bu cinayetler İstanbul gibi büyük metropollere de sıçrayarak devam etti. Daha çok Güneydoğu’da etkin bir nurcu grup olan Zehra Vakfı’nın başkanı İzzettin Yıldırım’ın İstanbul’da kaçırılması, Hüseyin Velioğlu ve Hizbullah için bir dönüm noktası oldu.[6] İzzettin Yıldırım ve başka kişilerin kaçırılmasının ardından polis 17 Ocak 2000’de Beykoz’da bir villaya ulaştı. Evdeki militanlarla çatışmanın ardından içeri giren polis, Hüseyin Velioğlu’nun cesedi ile karşılaştı.
MUSTAZAFLAR DERNEĞİ
Operasyonlar sonucu etkinliğini önemli ölçüde kaybeden Hizbullah, 2004’ten itibaren Mustazaflarla Dayanışma Derneği adı altında yasal faaliyete başladı. Birçok şehirde bu isimde çeşitli dernekler açıldı. 2006’da Diyarbakır İstasyon meydanında binlerce kişinin katıldığı ‘Peygambere Saygı’ mitinginin Mustazaflar Derneği tarafından düzenlenmesiyle dikkatler tekrar Hizbullah’a çevrildi. Bu dernekler hakkında 2010’da Hizbullah ile ilişkileri olduğu gerekçesi ile kapatma kararı verildi.
HÜDA-PAR KURULDU
Kapatma davalarının ardından dernek yöneticileri parti kurma çalışması başlattı. Hür Dava Partisi 2013’te resmi olarak kurularak yerel seçimlere katılma hakkını elde etti. Parti, yönetici ve üyelerinin Hizbullah davasından yargılanmış ve bu harekete geçmişte sempati gösteren kişilerden oluşmasına rağmen kökenlerinin Hizbullah’a dayandığını reddetti. Hüda-Par sözcüsü Said Şahin bir röportajda şunları söylemişti; “Hüda-Par Hizbullah’ın yapısal olarak partileşmesi değildir. Belki şu denebilir; geçmişte Hizbullah Cemaati’nden suçlanıp ceza alanların da içinde olduğu, 2000 sürecinden sonra dernek faaliyetleriyle birlikte olduğumuz pek çok insanın, aynı düşünce etrafında beraber olduğumuz insanların çoğunlukta olduğu kişilerden oluşan partileşme süreci yaşanıyor.” [7]
BİR KÜRT PARTİSİ Mİ?
Hüda-Par’ın programında ‘Kürtlerin varlığı anayasal olarak tanınmalı, Türkler ve Kürtler, ülkenin asli kurucu halkları kabul edilmeli. Kürtçe, Türkçe ile beraber ikinci resmi dil olarak kabul edilmeli, Kürtçe aynı zamanda eğitim dili olmalı.’[8]  ifadesi var. Gazeteci yazar Faik Bulut “Reddetseler de sosyolojik olarak Kürt partisidir. Hitap ettiği kitle, örgütlendiği alanlar, söylemleri onu Kürt partisi yapıyor. Batman’da yüzde yediye yakın oy aldı. Ama İstanbul’da hiç varlık gösteremedi.” diyor. Hüda-Par’ın seçimlerde beklenenin altında oy aldığını söyleyen Faik Bulut’a göre, bunun en büyük nedeni geçmişi; “Geçmişine ilişkin hiçbir pişmanlık belirtisi göstermedi. Aksine bunların ‘savunma’ olduğunu söyledi. Yalnız PKK’ya değil, diğer İslamcı gruplara yönelik şiddeti de hafızalarda. Çizgisi itibarı ile Sünni hatta sadece Şâfiî Kürtlere yöneliyor. Bütünlüklü gelecek projesi yok. Alternatif olacağını sanmıyorum.”

PYD (DEMOKRATİK BİRLİK PARTİSİ)
2003’te kurulan PYD, PKK’nın Suriye kolu olarak biliniyor. Parti, PKK ile organik değil ideolojik bir ilişkisi olduğunu söylüyor. Suriyeli muhalifler tarafından Esed rejimiyle işbirliği yapmakla suçlanıyorlar. Suriye’nin Türkiye sınırında ellerinde tuttukları üç bölgede kanton yönetimi kurdular.

19 Temmuz 2012’den itibaren de PYD’ye bağlı silahlı güçler Kobani, Afrin, Kamışlı başta olmak üzere birçok kasaba ve şehirde yönetimi ele geçirmişti. [CİHAN]
PYD’ye bağlı silahlı güçler, Temmuz 2012’de Kobani, Afrin ve Kamışlı başta olmak üzere birçok kasaba ve şehirde yönetimi ele geçirdi. [CİHAN]
SURİYE KÜRDİSTAN DEMOKRAT PARTİSİ
İkinci dünya savaşından sonra kurulan Suriye Cumhuriyeti, kuruluşundan beri kendi içindeki Kürtlerle sorunlu. Ancak Şam kendi Kürtlerine vermediği desteği diğer ülkelerdeki Kürt gruplardan esirgemedi. 1963’te iktidarı ele geçiren Baas Partisi de ülkedeki Kürt nüfusa karşı baskıcı tutumunu sürdürdü. Baas Partisi buna rağmen ciddi Kürt muhalefeti ile karşılaşmadı. Suriye’de ağırlıklı olarak Kamışlı ve Halep’in kuzeyinde yaşayan Kürt nüfus içinde, zaman zaman Irak ve Türkiye’deki Kürt hareketlerinden etkilenerek bazı küçük örgütler kuruldu. Bunlardan en önemlisi 1960’lı yıllarda kurulan Suriye Kürdistan Demokrat Partisi’ydi. Fakat parti kısa zaman içinde dağıldı ve etkinliğini kaybetti. Bölge ülkelerindeki Kürt örgütleri de Suriye’de örgütlenmeye sıcak bakmadı. Bunun en büyük nedeni Baas Rejimi’nin bu örgütlere bazen açıktan bazen üstü kapalı desteğiydi.
KÜRTLER SURİYE SAHNESİNDE
Suriye’de Baas rejimine karşı Arap Baharı’ndan etkilenerek 2011’de başlayan gösteriler ve sonrasındaki iç savaş, Suriye Kürtlerinin de kaderini değiştirdi. Ülkedeki politik kargaşa ortamında çeşitli siyasi partiler kurarak etkin olmaya çalıştılar. Bu partiler kurulurken geleneksel Kürt örgütlerinden etkilendi. İlk grupta Mesud Barzani’nin liderliğini yaptığı Kürdistan Demokrat Partisi’nin etkisinde kalarak kurulan ‘Barzaniciler’ yer alıyordu. Yine Celâl Talabani’nin liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin etkisindeki ikinci gruba ise ‘Talabaniciler’ dendi. Ülkede Barzani’ye yakın Suriye Kürdistan Demokrat Partisi, Talabani’ye yakın Suriye Kürdistan Yurtseverler Birliği gibi örgütler kurulmuştu. Kendilerine özgürlükçü anlamında ‘Azadici’ diyen küçük bir grup da vardı. Fakat bunların dışında PKK’nın kurduğu Demokratik Birlik Partisi (PYD) hızla örgütlenen ve güçlenen tek grup oldu. Suriye’deki durumu gören PKK yönetimi kendi içindeki Suriyeli militanları PYD çatısı altında savaşmaları için bölgeye göndermeye başlamıştı.
ESED KUZEY BÖLGESİNDEN ÇEKİLDİ
PYD, PKK’ya yakın tüm partiler gibi eş başkanlık sistemiyle yönetiliyor. Eş başkanlığı üniversite eğitimini Türkiye’de, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde yapmış bir mühendis olan Salih Müslim yürütüyor. Diğer eş başkan ise uzun yıllar PKK içinde bulunmuş eski bir militan olan Asya Abdullah. Suriye’de savaşan muhalif gruplar başından itibaren, birkaç yıl içinde örgütlenen ve güçlenen PYD’nin Esed rejimi ile anlaşmalı kurulduğunu söylüyordu. Muhaliflerin saldırıları sonucu güç durumda kalan Esed rejimi, Kürt bölgelerindeki askeri güçlerini 2012’de Şam bölgesine çekti. 19 Temmuz 2012’den itibaren de PYD’ye bağlı silahlı güçler Kobani, Afrin, Kamışlı başta olmak üzere birçok kasaba ve şehirde yönetimi ele geçirdi. 911 kilometrelik Türkiye-Suriye sınırının önemli bir kısmının PYD tarafından ele geçirilmesine, bölgede rejime karşı savaşan çeşitli muhalif gruplar karşı çıktı. Kısa süre içinde Nusra Cephesi, Özgür Suriye Ordusu ve İslamcı gruplar ile çatışmalar başladı. Son olarak Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) de, Kobani’ye büyük bir saldırı başlattı.
PYD VE DİĞER KÜRT ÖRGÜTLERİ
PYD, Suriye’de faaliyet gösteren grupların içinde olduğu Kürt Ulusal Konseyi adlı bir kuruluş daha oluşturdu. Diğer Kürt partilerinin bu çatı altında toplanmasını isteyen örgüt, silahlı güçlerin de bu konseye bağlı olmasını istedi. Konseye girmek istemeyen Mesud Barzani’ye yakın grupların çalışmasına yasak getirdi. Suriye Kürdistan Demokrat Partisi’nin bürolarına baskın yaparak üyelerini tutukladı, bazı liderleri ise öldürüldü. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani PYD’nin bu tutumuna Irak Suriye sınırında sert önlemler alarak karşılık verdi. Sınırdan PYD üyelerinin geçişine izin vermedi. Uluslararası toplantılara katılmak için Kürdistan Bölgesini kullanan Salih Müslim’in geçişinin engellenmesi gerilimi daha da artırdı.
SURİYE’YE İSVİÇRE YÖNTEMİ
Suriye’deki iç savaş ortamında rejime karşı savaşan İslami yapıdaki örgütlerin Hristiyan, Nusayri ve farklı etnik yapılardaki nüfusa yönelik saldırıları da PYD’yi bir çekim merkezi haline getirdi. Seküler bir yapı olduğunu göstermeye özen gösteren PYD Cezire, Kobani ve Afrin’de ayrı yönetimi olan, üç kanton kurduğunu ilan etti. PYD eş başkanı bu kantonların yönetiminde Arap, Süryani ve diğer etnik azınlıklara da yer verdiklerini söyledi.
IŞİD SALDIRISI
Irak’ta IŞİD’in Musul’u ele geçirmesinin ardından Ezidi Kürtlerin yaşadığı Şengal’e saldırması, PYD’yi bu ülkede de IŞİD ile karşı karşıya getirdi. Mültecilerin Şengal Dağı’na sığınması ve peşmerge birliklerinin çekilmesinin ardından PYD hızla bölgeye girerek IŞİD militanlarıyla çatışmaya girdi. Suriye sınırına çok yakın olan bölgede PYD’nin koridor açarak mültecilerin bir kısmını tahliye etmesi örgütün etkinliğini arttırırken uluslararası kamuoyunda PKK ve PYD’nin IŞİD’e karşı durabilecek güçlerden biri olduğu şeklindeki görüntüsünün artmasına yol açtı. Ancak IŞİD’in son Kobani saldırıları PYD’yi çok zora soktu, bu imajının sorgulanmasına yol açtı.

PJAK (KÜRDİSTAN ÖZGÜR YAŞAM PARTİSİ)
PKK’nın İran’daki silahlı kolu olarak biliniyor. Ancak PKK bunu reddediyor. PYD örneğinde olduğu gibi organik olmayan bir ilişki olduğunu söylüyor, “Biz İran’la savaşmıyoruz.” diyor.
PJAK İran’a yönelik saldırılarına 2011 yılında son verdi. [AFP]
PJAK İran’a yönelik saldırılarına 2011’de son verdiğini duyurdu. [AFP]
PJAK KURULUYOR
İran ile PKK arasındaki ilişkilerin 1988 yılına kadar dayandığı biliniyor. Bu ilişkilerin daha kapsamlı hale gelmesi ise 1990’lardan sonra başladı. İran PKK militanlarının geçişine, yaralılarının tedavisine ve İran-Irak sınırı boyunca kamp kurmalarına izin vermişti. 1999’da dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, İran’ı “PKK’ya destekte Suriye’nin yerini alan ülke’’ olarak tanımlıyordu. Yine Türk basınında yer alan haberlerde, PKK’nın İran içinde üç hastanesi, elliye yakın kampı olduğu yazıyordu.
İran ile PKK arasındaki ilişkiler, İkinci Körfez Savaşı’nın ardından ABD’nin Irak’ı işgali ile son buldu. ABD’nin Irak’taki askeri varlığı sonrasında PKK İran’a yakın olmak istemedi. Özellikle 2003’ten sonra PKK, İran karakollarına da saldırılar düzenlemeye başladı. Bu yılın sonlarında ise, Özgür Yaşam Partisi (PJAK) adlı yeni bir parti kurulduğu ilan edildi. Partinin başkanlığına ise PKK ile ilişkileri bilinen Abdurrahman Hacı Ahmedi getirildi. Yine PJAK Koordinasyon Komitesi başkanı İhsan Varya, daha önce aynı bölgenin PKK sorumlusuydu. PJAK’ın ortaya çıkışı ile birlikte Türkiye ve İran ilk defa PKK’ya karşı ortak askeri operasyonlar yapmaya başladı. İran hükümeti yaptığı açıklamalarda PJAK’ın ABD adına casusluk faaliyetlerinde bulunduğunu iddia ediyordu.
PJAK’A AĞIR DARBE
İran, sınır güvenliğini sağlamak için PJAK’a karşı Hacı Ümran’dan başlayarak Irak sınırının bir kısmına duvar dahi ördü. 2011’e gelindiğinde İran’ın binlerce askerle başlattığı operasyon örgütü etkisizleştirdi. Verdiği ağır kayıplar üzerine PJAK İran’a karşı ateşkes ilan ederek Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi aracılığı ile anlaşma önerdi. PKK yönetimi PJAK’ın kendilerine bağlı bir kuruluş olduğu iddialarını sürekli reddetti. O dönem PKK liderlerinden Murat Karayılan; “Biz, PKK hareketi olarak İran’la bir savaş içinde değiliz. Doğu Kürdistan’da mücadele yürüten biz değiliz, PJAK’tır. PJAK’ın bizimle ilişkisi vardır, hem de stratejik düzeydedir. Biz bunu inkâr etmiyoruz ama İran’la PJAK’ın savaşla değil, siyasal yöntemlerle çözüme gidebileceklerini düşünüyoruz. Çatışmanın durması için PJAK’ı ikna ederek sınır hattından bir kademe geri çekilmelerini sağladık.” diyordu.[9]
PJAK KENDİNİ FESHETTİ
İran’a yönelik saldırılarına 2011 yılında son veren PJAK, Kandil dağlarına çekildi. 5 Mayıs 2014’te Kandil’de yaptığı bir basın toplantısı ile de faaliyetlerine son verdiğini açıkladı. Açıklamada yerine kurulan örgütün isminin Doğu Kürdistan Özgürlük Örgütü (KODAR) olduğu açıklanarak eş başkanlarının Rezan Cavit ve Zilan Tanya olduğu duyuruldu.

KDP (KÜRDİSTAN DEMOKRATİK PARTİSİ)
1946’da kuruldu. Yıllardır bölgenin en önemli örgütlerinden. Barzani ailesinin liderliğinde KDP 70 yıla yakın süredir dengeli manevralarla varlığını korudu güçlendirdi. Bugün Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin belirleyici gücü konumunda. Ancak Kürtler üzerindeki etkisi sadece Irak’la sınırlı değil.

Mesud Barzani, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin başkanı. [GETTY IMAGES]
KURULUŞ
Irak kökenli Barzaniler yıllarca Irak’taki diğer Kürt isyanlarına destek verdi. 1930’larda bu destek yüzünden İngilizler Barzan aşiretinin köylerini uçaklarla bombardımana tutmuş, Türkiye’deki aşiretlerin yanına giden aşiretin lideri Şeyh Ahmet Barzani yakalanarak Irak’a teslim edilmişti. Ardından kardeşi Molla Mustafa Barzani Musul’a gelerek teslim olmuş ve Süleymaniye’ye sürgün edilmişti. 10 yıllık sürgünün ardından Mustafa Barzani kaçarak İran’daki Kürt isyanının lideri Kadı Muhammed’e katılmak üzere 1943’te İran’a geçmişti. O dönem İranlı Kürtler Mahabad’ı kurdu. Bu cumhuriyet, dönemin koşulları gereği Sovyetler tarafından destekleniyordu. Bölge, Sovyetlerin askeri denetimindeydi. Barzani, ayrı bir Irak KDP’si kurmak istiyordu ama Kadı Muhammed buna sıcak bakmıyordu. İran, Mahabad Cumhuriyeti’ne son verince Barzani de Sovyetler’e çekilmek zorunda kaldı. Ama orada umduğu desteği bulamadı. II. Dünya Savaşı sonrasında büyük güçler arasında dünyanın yeni paylaşımı bitmişti. Sovyetler yeni oluşan dengede Irak, İran ve Türkiye’yi etkileyecek yeni bir Kürt ayaklanmasına sıcak bakmıyordu. Molla Mustafa Barzani Stalin’le görüştürülmediği gibi ailesi ve aşireti dağıtılarak Orta Asya’nın değişik ülkelerine yollandı.
IRAK KÜRDİSTANI’NDA KDP ÖRGÜTLENMESİ BAŞLIYOR
1950’li yıllarda Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nin faaliyetleri bölgede canlanmıştı. Kürt öğrenciler ve aydınlar Molla Mustafa Barzani’yi tanımak istiyordu. KDP’ye bağlı Kürdistan Öğrenciler Birliği’nin başkanı Celâl Talabani 1958’de birçok güçlüğü aşarak Moskova’ya gitmiş, Barzani ile görüşmüştü. Celâl Talabani daha sonra KDP’nin en büyük rakibi Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin başına geçecekti.
KDP’NİN EYLÜL DEVRİMİ
Mısır’da Cemal Abdul Nasır 1956 yılında bir darbeyle iktidarı ele geçirmiş ardından 1958’de Irak’ta krallığa son veren Abdülkerim Kasım darbesi gerçekleşmişti. Molla Mustafa Barzani Sovyetlerin desteğini alarak Romanya, Çekoslovakya ve Mısır’da devlet başkanları ile görüşmeler yaptıktan sonra 1958’in Ekim ayında uçakla Bağdat’a indi. Kürtlerin bu efsane liderini binlerce Arap ve Kürt karşıladı. Beş yüz kişi ile Rusya’ya sığınan Barzani aşiretinin geri kalanı ise 12 yıl sonra 748 kişiyle olarak Sovyetlerin sağladığı bir gemiyle Irak’a döndü. Fakat yeni yapılan Anayasa’da Kürtlere yer verilmedi.
1961’de Molla Mustafa Barzani’nin çağrısıyla Kürtler tekrar ayaklanarak Irak Kürdistanı’nın dağlarına çekildiler. Kürdistan Demokrat Partisi kaynaklarında ‘Eylül Devrimi’ olarak anılan bu ayaklanma sonucunda Irak Kürt bölgesinin bütün yerleşim yerleri KDP’nin kontrolüne geçti. Şehirlerdeki Arap memurlar kovuldu. Irak’ın tarihi düşmanı İran, sınırlarını Molla Mustafa Barzani’ye açtı, destek verdi.
BARZANİ’NİN KARŞISINDA SADDAM
1968’de Baas Partisi bir darbe ile iktidarı ele geçirmiş ve partinin önemli liderlerinden Saddam Hüseyin öne çıkmaya başlamıştı. 1970’de Baas yönetimi Molla Mustafa Barzani ile anlaşmayı tercih etti. Irak Kürdistanı’na özerklik tanıyan bir anlaşma yapıldı. Anlaşma imzalansa da Saddam özerk bir Kürt bölgesinin varlığına tahammül edecek bir lider değildi. Barzani, sayısız suikast atlattı. O yıllarda ABD Dışişleri bakanlığında diplomat olan David O. Korn “Mustafa Barzani’nin Son Yılları” adlı makalesinde ABD ve Şah’ın desteğini alan Molla Mustafa Barzani’nin bağımsız bir devlet kurabileceğine inandığını yazıyor; “Barzani, artık Iraklı Kürtler için tartışmasız bir liderdi ve İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin az çok açık desteğini ardına almıştı. Daha da önemlisi, ABD Hükümeti de ona gizlice destek veriyordu. Başkan Richard Nixon ve ulusal güvenlik danışmanlığını yapan Henry Kissinger’ın kararları, bunun göstergesiydi.” diyordu.
SONUN BAŞLANGICI: CEZAYİR ANTLAŞMASI
Anlaşma kısa bir süre sonra Kerkük yüzünden bozuldu. Zira 1974’te Kürtlere anlaşmanın nihai taslağı sunuldu. Kerkük’teki petrol yatakları Kürtlere verilmiyordu. Barzani taslağı reddetti ayaklanma çağrısı yaptı. Irak ordusundaki Kürt askerler, şehirlerdeki öğrenciler ve binlerce insan aileleriyle Kürt dağlarına koşmuştu. Aradan bir yıl geçmeden Saddam kendisinden beklenmeyen bir adımda bulunarak Şattülarap bölgesindeki bazı toprak parçalarını İran Şahı’na vermeyi kabul ederek 1975’te Cezayir Antlaşmasını imzaladı. Molla Mustafa Barzani yetmiş yaşını aştığı bu dönemde hayatının en ağır yenilgisini aldı. İran Şahı ile yaptığı görüşmede sınırın üç ay içinde kapatılacağını öğrendi. Şah ile birlikte onun müttefiki ABD’de desteğini çekmişti. 1973’de petrol üreten Arap ülkelerinin örgütü OPEC’in petrol ambargosundan sonra ABD İran ile ilişkilerini bozmak istememişti. Silah ve lojistik destekten mahrum kalmış Saddam’ın modern ordusunun saldırılarına uğrayan peşmergeler ağır kayıplar vermeye başladı. Binlerce mülteci İran’a kaçmıştı. En önemlisi morali bozulmuş Molla Mustafa Barzani kanser olduğunu öğrenmişti. 3 Mart 1979’da hayatını kaybetti. Ölümünün ardından İran’a götürüldü ve ilk Kürt cumhuriyeti Mahabad’da toprağa verildi.
MESUD BARZANİ DÖNEMİ
Onun ölümünden sonra yerine oğlu İdris Barzani geçti. Ancak oda kısa bir süre sonra ölünce uzun yıllar KDP’nin istihbarat örgütü Parestin’i yöneten diğer oğlu Mesud Barzani yeni başkan oldu. İran-Irak Savaşı ve Halepçe’de binlerce Kürt’ün kimyasal silahlarla öldürülmesinden sonra KDP diğer Kürt partilerle Kürdistan Cephesi adını taşıyan bir birlik kurdu. 1990’da Saddam Hüseyin’in Kuveyt’e saldırısı sonrasında ortaya çıkan durum ise Irak Kürtleri açısından yeni dönemin başlangıcıydı. Güney’de Şiiler, kuzeyde Kürtler Saddam’a karşı ayaklandı. Kuveyt’ten çekilen Saddam, ordularını Kuzey’e gönderdi. İki yıl önceki Halepçe katliamının etkisi nedeniyle on binlerce Kürt, Türkiye sınırına doğru harekete geçti. ABD Irak uçaklarının saldırısını engellemek için 36. paralelin kuzeyini ‘uçuşa yasak bölge’ ilan etti. Ardından Kürtler bütün Kürt bölgesine hâkim oldu. Kürtlerin hep Kürt şehri olduğunu iddia ettikleri Kerkük bu hattın dışındaydı.
KDP BÜTÜN SEÇİMLERİ KAZANDI
İkinci Körfez Savaşı’nın ardından Saddam Hüseyin rejiminin yıkılmasından sonra yapılan Kürdistan Bölgesi’ndeki seçimlerin ardından kurulan Irak Kürdistan Parlamentosu, Mesud Barzani’yi Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı seçti. Bu tarihten sonra KDP bütün seçimlerden birinci parti olarak çıktı. Gazeteci Yazar Zeynel Abidin Kızılyaprak KDP’nin başarısının altında yatan nedenleri şöyle açıklıyor; “KDP daima Kürt muhafazakârları temsil etmiştir. İslâm’la problemi olmayan Kürt mele dünyasını, İslâm âlimlerini içine alan bir yapısı var. Zaten Molla Mustafa Barzani de mele. Muhafazakâr damarla hep ilişkisi vardı. Enteresan olan Müslüman olmayan Kürtler ve Müslüman olmayan diğer kesimlerle ilişkileri kötü olmamıştır KDP hareketinin. Muhafazakâr olmasına rağmen seküler bir yapısı da var.”
BARZANİ ETKİSİ HÂLÂ BELİRLEYİCİ
KDP içinde kuruluşundan beri hâkim olan Barzani aşireti etkisi hâlâ devam ediyor. Fakat parti içinde Türkmenlerden, Hristiyanlara ve laik kesimlere kadar birçok kişi bulunuyor. Mesud Barzani’nin yeğeni Neçirvan Barzani başbakanlık görevini yürütürken oğlu Mansur Barzani ise Kürt İstihbarat örgütü Parestin’in başında. Parti içinde, genç kuşakla özellikle Neçirvan Barzani ile Mesud Barzani arasında görüş ayrılıkları olduğu şeklinde haberler sızsa da bu ayrılıklar hiçbir zaman kamuoyu önünde tartışılmadı. Barzan aşireti Irak Kürdistanı’nda daima güçlü bir aşiret olmuştu. Fakat Molla Mustafa Barzani gücünü sadece bir aşiretten almıyordu. Onun liderliğini kabul eden aşiretler Irak Kürdistanı’ndan, İran’a hatta Türkiye’ye kadar uzanıyordu. Bir suikast sonucu 1966 yılında öldürülen Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Faik Bucak’ın oğlu Sertaç Bucak, bu Kürt coğrafyasında Molla Mustafa Barzani’nin gücünü şu sözlerle aktarıyor; “1900’lerden başlayarak Kürtlere liderlik eden bir aileden bahsediyoruz. Barzani bir aşiret lideri değil. Bir ailedir. Bir aşiretler konfederasyonunun lideridir. Bir de Kürt toplum yapısına uygun bir liderdir. Barzani muhafazakârdır ama aynı zamanda sekülerdir. Çok uzlaştırıcı uzun bir mücadele deneyimi olduğu içinde ulusal güçleri toparlamak için birleştirici bir liderdir.”
TÜRKİYE’DEKİ AŞİRETLER DE DESTEKLEDİ
Molla Mustafa Barzani’nin yalnızca Irak’ta değil, özellikle Hakkâri yöresinde bulunan aşiretler tarafından da lider olarak benimsendiğini belirten Sertaç Bucak bu etkinin halen sürdüğünü söylüyor; “Barzani, Mahabad’ın ardından Rusya’dan döndükten sonra bir ayaklanma başlattı. İnanın Türkiye tarafında yaşayan aşiretlerin insanları sürekli oraya gidip çatışmalara katıldılar. Kışın sınırın bu tarafına döndüler baharla birlikte Barzani ile birlikte Irak ordusuna karşı savaştılar. Eylül devrimi denilen bu dönemde Molla Mustafa Barzani’nin peşmergelerinin önemli bir kısmı bu bölgeden giden insanlardan oluşuyordu. Bu aşiretler hâlâ Barzani’yi lider olarak tanır.”

KYB (KÜRDİSTAN YURTSEVERLER BİRLİĞİ)
1975’te KDP’den kopanlar kurdu. Karizmatik lideri Talabani, partisini ilan ederken KYB’nin sosyalist olacağını ve KDP’nin aşiret çizgisinden uzak duracağını söylüyordu. KDP ve KYB yıllarca sert çatışmalar yaşadı.
Iraqi Opposition Conference Held In London
Celâl Talabani Irak cumhurbaşkanlığı görevi sırasında, 18 Aralık 2012’de beyin kanaması geçirdi. Rahatsızlığı sebebiyle artık aktif siyasette değil.  [GETTY IMAGES]
TALABANİ SAHNEDE
Kürt siyasal hareketlerinde liderler daima başkanlık ettikleri partilerin üstünde yer aldılar. Bu, Molla Mustafa Barzani’nin KDP’deki tek adamlığına itiraz edip ayrı örgütlenmeye giden Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin tartışmasız lideri Celâl Talabani için de geçerli oldu. Celâl Talabani 1950’li yıllarda Kürdistan Öğrenciler Birliği’nin kurucularındandı. Sovyetler Birliği’nin İngiliz etkisi altındaki Irak’a ilgi gösterdiği dönemde, Doğu Berlin’de Uluslararası Komünist Gençliği’nin düzenlediği bir toplantıya katılmıştı. Doğu Bloğu’na yaptığı bu ilk ziyarette Stalin’in ölümünden beri Moskova’da yaşayan Kürtlerin efsanevi lideri Molla Mustafa Barzani’yi ziyaret etme fırsatını kaçırmadı. Molla Mustafa Barzani bu genç öğrencide, aralarındaki yaş farkına rağmen parlak bir yetenek görerek KDP içinde hızla yükselmesini sağladı; “On altı yaşında Parti Merkez Komite üyesiydi. Yirmi dört yaşında KDP’nin politik büro üyesiydi. Partinin en umut verenlerinden biriydi. Barzani bu atılgan, her şeyi öğrenmeyi seven genci fark etti ve bunda aldanmadı.”[10]
KDP’DEN KOPUŞ
23 Mart 1975’de Molla Mustafa Barzani mücadeleye son verdiğini açıklamış ve İran’a sığınmıştı. Onu izleyen birkaç hafta içinde Kürt hareketi tümüyle çökerek yüz bini aşkın Kürt mülteci İran’a geçti; “Celâl Talabani, Kürdistan Demokrat Partisi’nin özel olarak da Barzani’nin Irak hükümetine direnmesinin boşuna olacağı kararına katılmadı. Talabani, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) adlı yeni bir parti kurdu.”[11]Talabani ile Molla Mustafa Barzani arasındaki anlaşmazlıklar çok önce başlamıştı. Molla Mustafa Barzani tek karar vericiydi. Bu durum KDP’ye katılmış aydınlar ve özellikle İran ve Türkiye sınırına yakın Soran Bölgesi’nden gelen kimi aşiret liderlerini rahatsız ediyordu. KDP’nin önemli liderlerinden İbrahim Ahmed, daha 1964’te Irak yönetimiyle yapılacak bir antlaşma konusunda Molla Mustafa Barzani ile anlaşmazlığa düşmüş ve tecrit edilmişti. Fakat İbrahim Ahmed’in özellikle Soran bölgesinde büyük ağırlığı vardı. Daha sonra ise KDP Siyasi Büro adıyla Celâl Talabani’nin de dâhil olduğu bir örgütlenme kurdu. KDP’den ilk ciddi kopuş yaşanmıştı.
IRAK KÜRDİSTANI’NDA SORAN ETKİSİ
İki grup arasındaki mücadele Irak Kürdistanı’nın tümü için olsa da, bu tarihten sonra Kürtçe’nin Sorani lehçesini konuşan Süleymaniye ve Kırmançi lehçesini konuşan Behdinan bölgesi kesin olarak ikiye ayrıldı. Süleymaniye, özellikle Kürt aydınlarının yetiştiği bir bölgeydi. Kürt yazar ve tarihçi Fehim Işık bu bölgedeki aydın etkisinin nedenlerini izah ediyor: “1930’lu yıllardan sonra Irak Kürdistanı’nda Kürtlerin varlığı, Irak hükümeti tarafından kabul edildiği zaman Soranice eğitim dili oldu. Soranice eğitim yapılan okullar açıldı. Yine Soranice yayınlara izin verildi. Belki bunun nedeni, Kürt nüfusu Kırmançi lehçesiyle konuşan Türkiye’nin baskısıydı. Soranice’ye yol açıldı. Bu da Soran bölgesinde bir aydın etkisinin hep var olmasına yol açtı.”
ÇATIŞMA DÖNEMİ
Fakat İbrahim Ahmed ve Talabani’nin kurduğu bu örgütlenme, KDP’nin şiddetli muhalefeti ile karşılaştı. İki grup arasında silahlı çatışmalar baş gösterdi. Kürdistan Demokratik Partisi Siyasi Büro adlı bu yeni oluşum, KDP şiddetine karşı Irak Hükümeti’nden silah yardımı almak gibi kendinden beklenmeyen bir şey yaptı. 1970’li yıllardan sonra dünyadaki sol rüzgârın da etkisiyle Irak Kürdistanı’nda gizli faaliyet gösteren başka sol yapılarda ortaya çıkmıştı. Celâl Talabani, bu yapıları bir araya getirmeyi başardı; “1 Haziran 1975’te Şam’da, sol kanat unsurları daha sonra Kürdistan Yurtseverler Birliği adını alacak bir şemsiye örgütte birleşti. Örgüt üç ana gruptan oluşuyordu; Noşirvan Mustafa adlı genç bir sol kanat milliyetçisinin önderliğindeki Komala, Sosyalist Hareket ve 1977’de Kürdistan’a dönünceye kadar Celâl Talabani’nin Suriye’den önderlik ettiği Genel Kuvvet.”[12]
EVLİLİKLE GELEN SİYASAL GÜÇ
İbrahim Ahmed gibi hem KDP kadroları içinde hem de Süleymaniye’deki aşiretler üzerinde etkili bir liderin kızı ile evlenmek, aşiret ilişkilerine sahip olmayan Celâl Talabani gibi bir liderin gücünü daha da arttırdı. Kürt gazeteci ve yazar Zeynel Abidin Yaprak bu evliliğin Talabani’ye sahip olmadığı aşiret bağını sağladığını savunuyor; “İbrahim Ahmed şu anda Celâl Talabani’nin eşi olan Hero Talabani’nin babası. KDP içinde asıl hareketi başlatan odur. Celâl Talabani daha sonra İbrahim Ahmet namına bir tür sözcü gibi bunu devam ettirdi. Talabani’nin bir aşireti yok. Irak toplumunda aşiret daima önemli olmuştur. Mirlik, beylik dönemlerinden gelen bir şey bu. Talabani de bu eksikliği Hero ile evlenerek giderdi. İbrahim Ahmet’in aşiretinden biri ile evlenerek o soyluluk bağına sahip oldu.”
BİRAKUJİ: KARDEŞ SAVAŞI BAŞLIYOR
KYB’nin kuruluşundan sonra, Irak Kürdistanı’nda on yıllarca sürecek iç savaş başladı. Kürtler bu kavgaya kardeş kanı dökmek anlamına gelen ‘birakuji’ dedi. KYB 1978’de, yedi yüz kişilik peşmerge birliğini İran ve Türkiye üzerinden KDP’nin etkin olduğu Behdinan bölgesine geçirmek istedi. Türkiye’deki KDP yanlısı aşiretlerin de katılmasıyla birlikte Ali Askeri’nin başında olduğu yedi yüz peşmerge pusuya düşürüldü. KYB peşmergelerinin neredeyse tamamı KDP tarafından öldürüldü. Ali Askeri dâhil üç önemli KYB komutanı esir alınıp birçok aşiretin devreye girmesine rağmen idam edildi. Bu, büyük bir kan davasını başlattı. Fehim Işık “Çatışmada ölenlerin hepsi Soran bölgesindendi. Bu da Soran’da on yıllar boyunca KDP’ye yönelecek büyük bir nefret doğurdu.” diyor.
1979-80 yıllarında ise KYB’yi oluşturan üç büyük gruptan Kürdistan Sosyalist Hareketi, Talabani’nin liderliğine karşı çıkarak örgütten ayrıldı. Bu ayrılık da yeni bir kanlı çatışmayı beraberinde getirdi. Grup daha sonra KDP ile hareket etti. Bu dönemde hem KDP ve KYB arasındaki ayrılıklar ve savaşlar, hem de iki grubun içinden çıkan bazı gruplarla sürtüşmeler devam etti. Bu çatışmalara bağlı olarak Kürdistan’ı yakından izleyenlerin dahi takip etmekte zorlandıkları, bölge ülkeleriyle farklı farklı ittifaklar yapıldı. Ama 1988’deki Halepçe Katliamı bütün Kürt partiler için dönüm noktası oldu.
Bu olaydan sonra Kürt partileri birleşti. Körfez Savaşı’ndan sonra kendi bölgelerini kontrol eden Kürtler 17 Mayıs 1992’de ise bütün partilerin katıldığı bir seçim yaptı; “ KDP ve KYB neredeyse eşit ağırlık kazandı.”[13]
Ortak hükümet kurulmasına rağmen KDP ve KYB arasındaki sorunlar bitmedi. Toprak anlaşmazlığı, gümrüklerden toplanan vergilerin paylaşılması gibi sorunlar nedeniyle iki parti tekrar çatıştı. Sonunda biri Erbil diğeri Süleymaniye olmak üzere Kürdistan’da iki idari bölge ortaya çıktı. ABD Saddam Hüseyin’e karşı en büyük müttefiki Kürtlerin iç çatışmasını sonlandırmak için devreye girdi. Barzani ve Talabani 17 Eylül 1998’de Washington’da barış antlaşması imzaladı. KDP ve KYB savaşı bitmişti.
TALABANİ SONRASI KYB
Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Celâl Talabani 22 Nisan 2006’da yapılan seçimlerde Irak Cumhurbaşkanı oldu. Talabani bu görevi sürdürürken 18 Aralık 2012’de beyin kanaması geçirerek komaya girdi. Bu tarihten sonra Talabani’nin hastalığı, parti içi çatışmalar KYB’yi güçten düşürdü. Partinin Süleymaniye’deki etkisi 2013’teki Kürt Parlamentosu seçimlerinde ağır yara aldı. KDP oy oranlarını arttırırken KYB ilk defa üçüncü parti oldu. Talabani Almanya’daki tedavisinin ardından geçtiğimiz aylarda Süleymaniye’ye getirildi. Tam iyileşemeyen Talabani’den sonra KYB’nin geleceğinin ne olacağı büyük tartışma konusu. Talabani’nin eşi Hero Talabani’nin partide etkinliğinin büyük olduğunu savunanlar onun şimdiden ipleri eline aldığını söylüyor. Kürt gazeteci Zeynel Abidin Yaprak “Hero Talabani yalnızca siyasi olarak değil ekonomik olarak da büyük bir güç. Şirketlerden yayın organlarına büyük bir topluluğu yönetiyor. Koltuğa o geçebilir. Geçmese bile arkada önemli güç olarak duracaktır. Oğlu Kubat Talabani’nin başkan olacağını sanmıyorum. Babadan oğula bir sistem KYB’de olmaz. Ama Hero Talabani, babası İbrahim Ahmed’den bugüne partinin önemli ismidir.” diyor.

GORAN (DEĞİŞİM HAREKETİ)
KYB kurulurken içinde yer alan gruplardan birinin lideri olan Noşirvan Mustafa 2007’de ayrılarak Goran (Değişim) adını taşıyan bir siyasi hareket başlattı. Parti, 2009’daki ilk yerel seçimlerde beklenmeyen bir başarı elde etti, üçüncü parti olarak siyaset sahnesine çıktı.

Goran kendisini “Demokrasiyi savunan liberal bir hareket.” olarak tanımlıyor. [ANADOLU AJANSI]
BAAS SONRASI
Saddam rejiminin yıkılmasından sonra Irak’ın diğer bölgeleri bir iç savaş yaşarken, Irak Kürdistan Özerk Bölgesi kargaşa ortamından uzak, hızlı bir kalkınma içindeydi. 1990’lı yılların ortalarından beri bölge tarihinde hiç olmadığı kadar büyük bir değişim yaşadı. Ancak ekonomik ve kültürel anlamdaki bu değişim siyasi platforma yansımadı. KDP ve KYB iki ana parti olarak güçlerini koruyordu.
KDP VE KYB’Yİ YOLSUZLUK YAPMAKLA ELEŞTİRDİ
Goran kurulduğu andan itibaren yalnızca Süleymaniye’de etkili olmadı. KDP’nin etkili olduğu Dohuk, Akre, Erbil, Zaho gibi şehirlerde de önemli oranda oy aldı. Başta üniversite öğrencileri ve aydınlar olmak üzere yolsuzluktan şikâyet eden bütün kesimler Goran’a yöneldi. Kurulduğu andan itibaren ise zaman zaman KDP ve KYB taraftarlarının bazen şiddete varan saldırıları ile karşılaştı. 2010’da Erbil’de görüştüğüm Goran hareketinin teorisyenlerinden Koya Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Osman Deşti parti çalışmalarını güçlükle yapabildiklerini söylüyordu; “Dohuk’da tuttuğumuz parti binası saldırıya uğradı. Temsilcimizin evine içinde ailesi ve çocukları varken saldırı oldu.” Goran seçim propagandası ve muhalefetini yolsuzluk, rüşvet ve adam kayırma üzerine kurdu. Hareketin lideri Noşirvan Mustafa 2012 seçimleri öncesinde gazeteci Hasan Cemal ile yaptığı bir görüşmede eleştirilerini şöyle sıralıyor; “Süleymaniye’de polis olacaksan, peşmerge olacaksan, yargıç olacaksan, ihale alacak bir işadamı olacaksan, öncelikle KYB’li olman gerekir. Liyakattı, iyi işadamlığıydı para etmez. Öbür tarafta, Erbil’de de tersi geçerlidir. Bu sefer KDP’lilik öne çıkar.”
DEMOKRASİYİ SAVUNAN LİBERAL HAREKET
Goran kendisini “Demokrasiyi savunan liberal bir hareket.” diye tanımlıyor. Kürdistan’da Mesut Barzani’nin tek adamlığına dayanan başkanlık sistemine karşı çıkıyor. KDP ve KYB’nin iki siyasi parti olmalarına rağmen devletle tamamen iç içe olduklarını söylüyor: “Kürdistan’da aslında iki hükümet kuruldu. Biri KDP diğeri KYB hükümeti. İkisine de Bağdat’tan büyük paralar geldi. Ancak bu paralar halkın ihtiyaçları için kullanılmadı. İnsanların bu iki partiye güveni kalmadı… Sırf KDP ve KYB’nin bakanlıkları paylaşamaması yüzünden bir dönem 49 bakanlık vardı.”
GORAN YÜKSELİŞİNİ SÜRDÜRÜYOR
Goran’ın siyasi bir programının olmadığı şeklinde eleştiriler olsa da parti, katıldığı bütün seçimlerde sürekli bir yükseliş gösterdi. 2010’daki Kürdistan Parlamento seçimlerinde yüzde 23 oyla 25 sandalye kazanmıştı. 2014’teki Irak Genel seçimlerine ise oyların yüzde 24.57’sini alarak KDP’nin ardından ikinci parti olmuştu. Fehim Işık partinin artık Kürt siyasal yaşamının bir parçası olduğunu belirtip şu tespiti yapıyor; “Goran başlangıçta bir tepki hareketi olarak çıkmasına rağmen kendi kimliğini oluşturdu. Hem seçimlerde başarı gösterdi, hem de kendisine yönelenleri bir siyasi parti çatısı altında topladı. Ben artık Kürdistan’da bir üçüncü güç olarak var olduğunu ve dengeleyici bir unsur olduğunu görüyorum. Son olarak yapılan seçimlerden sonra önemli bir bakanlık olan Peşmerge Bakanlığı’nı Goran hareketi aldı.”

Kaynak: http://dergi.aljazeera.com.tr/2014/10/15/kurt-orgutleri-ve-liderleri/